9 Aralık 2012 Pazar

Bodrum Katındaki Yarım Elmalar....


İkisi de ağır adımlarla indiler bodrum katındaki daireye. Asansörsüzdü bina. Üst katlarda olsaydı vazgeçebilir, geri dönebilirdi adam. Yorgundu ikisi de. Bütün gece uyumamışlardı. Her ne kadar farklı sebeplerden olsa da. Bitkindiler. Ölüyorum diye düşünmüştü adam o gece. Hafızasındaki her şey birer farede vücut bulmuş cesedini kemirmişlerdi tüm gece. Kadının da çeşitli hayvanlar yalamışlardı vücudunu gece boyu öpmek adı altında. Yorgunlardı yani. İçeri girdiler. Umarsızca çantasını bir kenara fırlatırken kadın adamın girişte öylece kaldığını fark etmemişti. Gelirken birçok şey düşünmüştü hakkında. Yarıda kesiliyordu cümleleri, uzun cümleler kuramıyordu kemirgenlerden arda kalan beyniyle. Önce bir yeni yetme diye düşünmüştü hakkında. Sabaha karşı cesaretini toplamış ve aramıştı onu. Bilmiyordu oysa sabaha kadar şehrin tüm arka sokaklarını dolaştığını. Sonra fikri sürekli değişmişti. Evlenmeden önce provaya gelenlerden biri olduğunu düşündü. Müstakbel eşleri gelinlik provası yaparken onlar yatak provaları yaparlardı. Onlardan biri de değildi. O delikanlılardan biri olduğunu da düşündü. Çevrelerindeki tüm dişilerden kendilerini sorumlu sayan, fahişe olmasınlar diye üzerilerinde terör estiren ama ilk fırsatta kendilerini fahişelerin kollarına atan delikanlılar. Aslında kendi açısından böyle olması daha iyiydi. Onlar olmasa nasıl para kazanabilirdi. Bu onlardan da değildi. Bir tuhaflık vardı bu adamda. Yol boyunca da çok konuşmamıştı zaten. Eve girdiğin de ise boşluğa takılıp kalmıştı bakışları. İçindeki pınarlardan nehirler doğmuş, çağlayanlara dönüşüp seller çıkarmıştı. Geride bir şey bırakmamıştı. Bakışların bir çıkarım yapılamıyordu yani. Evine çağırdığı nadir müşterilerinden biriydi aslında kendisi farkında olmasa da. Özel bir yanı yoktu. Sadece birkaç gündür fazla mesai yapıyordu. Paraya ihtiyacı vardı ve gerekli olanı aşağı yukarı tamamlamıştı. O aradığında eve dönüyordu. Bir iki gün dinlenmeyi ve kendine biraz zaman ayırmayı planlamıştı. Aralarındaki münasebetin nedeni ortadan kalkınca adam gidecek, sıcak bir duşun ardından önce rahat bir uyku çekecekti.

Bodrum katında çok farkına varamasalar da güneş ufuktan göz kırpmaya başlamıştı. Tüm çabalarına rağmen pencereyi tam kapatamamış perdenin aralarından kaçamak bakışlar atıyordu. Memur ayakkabıların geçiş töreni başlamamıştı daha. Biraz hassas bir insan, en azından ruhu kabuk bağlamamış biri kendini kötü hissedebilirdi bu evde. Günün belli saatlerinde üzerinden geçmeleri gerekiyormuş hissi yaratırdı ayak sesleri. Evi kiralarken çok da umursamamıştı bu yanını. Zaten daha çok gündüz uyuyordu. Biraz karanlık olması işine de geliyordu. Karşısındaki ise ayakta duran bir ölü gibi hala orada duruyordu. Farklı bir boyuta geçmiş gibi, çevresinde olan bitenden habersiz duruyordu. Aklında geçenleri merak etmeye kimse engel olamazdı. Kadın da merak ediyordu aklından geçenleri yolda gelirken bu tuhaf adamın numarasını nereden bulduğunu merak ettiği kadar. Hiçbir müdahalede bulunmasa uyandığından onu yine böyle bıraktığı gibi bulacağına neredeyse emindi. Orada değildi. Birisinin bir adım atması gerekiyordu. Onu beklerse uzun süreceğini düşündü ve yanına gitti. Boynundan öpmesi ile dünyamıza geri döndü adam. İdrak etmeye çalışır gibi gözlerini gezdirirken ekseni etrafında kırmızıya boyanmış dudaklar ve bebeklerine maskeler takmış gözler gördü. Dünyaya yeni gelmiş biri gibi daha tam kavrayamadan elinden tuttu adamın ve onu başka bir gezegene sürükledi. Sürüklenirken göze batan değişikliklere sebep oldu terk etmek üzere olduğu gezegende. Ayağı halının kenarını kaldırmış, bacağının sürttüğü sehpadaki örtüyü kırıştırmıştı. Annesi orada olsaydı bir fahişeyle yatmak üzere olmasından önce örtüyü bozdu diye söylenirdi arkasından.

Kadın odaya girdiklerinde adamı hemen girişe bırakmış soyunmaya başlamıştı. Direk olarak zemine konmuş çiftli dağınık bir yatak ve hemen arkasında büyük bir ayna ve hemen karşısında soyunan bir kadın vardı. Aynanın büyüklüğü dikkatini çekti önce. Kapıdan itibaren dikkat etseydi evin birçok yerinde ayna olduğunu fark eder bu ayna daha dikkat çekici olabilir ve sebebini merak edebilirdi. Birden hatırladı neden orada olduğunu. Buraya gelene kadar geçtikleri sokakları, basamakları ağır ağır inişlerini, kenarını kaldırdığı halıyı ve kırıştırdığı örtüyü, annesini. İnsan hafızası tuhaftı işte. Dikkat etmese de her şeyi kaydediyor geri gitmek istediğinde ise tüm yolu önüne seriyordu. Algısı açılmıştı o an. Aslında istediği farklı bir şeydi ama bunu kadına nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Sonuç olarak fahişe olan bir kadın ve onu arayan bir adam aynı odada bulunuyorlardı. Yerine getirilmesi gereken formaliteler vardı. Sonra bu konudan söz açabilirdi belki.

Kadın da çok detaylara düşünmedi soyunurken. Çekmecedeki kondomlardan birini aldı ve adama yaklaştı. Boynundan olmak üzere öpmeye başladı dudağındaki tüm ruju adamın bedenine bırakarak. Onu yatağa çekmek istedi ama çekecek bir gömlek yakası gelmedi eline. Saçları arasında gezinen eli umduğunu bulamayınca aşağıya doğru seyretti. Elinden tuttu yine. Aynı yumuşak üslupla yatağa çekti onu. Adamın boynunun sağındaki kırmızı izlere takıldı gözü bir an. İzlere bakılırsa dudağındaki tüm boyayı geçirmişti oraya. Bunun iyi olduğunu düşündü. Kimisi öpüşürken ağızlarına gelen ruj tadından hoşlanmazdı. Kendilerini vücutları ve zemin arasındaki boşluğa bırakırlarsa somasız yatak sert gelebilirdi. Yavaşça uzandılar üzerine yatağın. Dudakları kenetlenmişti, sadece arada nefes alabilecek kadar boşluk yaratıyorlardı. Hızlı ve seri nefesler. En azından sevişmek için hayatta kalmaları gerekiyordu. Vücutları gerek yataktan gerekse birbirlerinden dolayı soğuk hissettiler en başta. Isılarını dengeledikten sonra dudakları gibi boşluk bırakmayacak şekilde birbirine dolanmıştı. Sırtüstü yatan kadının göğüsleri yayıldığından aralarında pek de bir engel oluşturmuyordu. Yataktaki tek yabancı cisim kadının elindeki hala paketi içinde duran kondomdu. Hem saat itibariyle çok ses çıkaramazdı hem de boğazı ağrıyordu biraz. Tüm gece orgazm taklidi yapmıştı. Adamın boynunun rujsuz tarafında dudaklarını gezdirirken kasıklarında bir hava akımı hissetti. Kasıkları aralanmıştı biraz.  Elindeki paketi adamın sırtında boynundakilerle uyum içinde olan küçük çizikler yapacak şekilde gezdirmeye başladı. Adam fark etmedi. Mümkün olduğunca hızlı bir şekilde formaliteleri halletmek istiyordu. Yorgundu, uyumak istiyordu. Kulağında fısıltı duydu bir an. Kadının elinden paketi aldı ve doğruldu dizleri üzerinde. İki vücut arasında kalmış kutsal asaya geçirdi geciktiricili olmadığını umarak. Kadın da geciktiricili olmadığını bilerek kısa süreceğini düşündü. Uyumak istiyordu kadın. Tüm enerjisini topladı adam ve kadının en bakir olmayan koyunda gelgitlerini hızlandırdı. Kuvveti beline mi yoksa kadının göğüslerinin yanında birer direk gibi duran kollarına vereceği konusunda ikilemde kaldı önce. Kollarını kadının koltukaltlarından geçirip omuzlarından çıkardı parmaklarını ve tüm kuvvetini gelgitlere verdi. Tüm vücudunu saran bir kasılma ile gelgitler durdu. Kadın da geriye kalan son enerjisini kullanarak üzerine çöken vücudu kenara iterken dün gece yaptığı duş alıp yatma planının duş kısmını iptal etti. Kadın bir süre konuşmadı ama ne zaman gideceksin der için göz ucuyla seri nefes alıp veren bedene baktı kafasını kaldırmak için seferber ettiği boyun sinirleri ve biri yarıya kadar açık gözüyle. Güneş doluyordu pencere kenarındaki boşluktan ve yarı açık olan gözünden içeriye. Boynunu da yanan gözünü de daha fazla tutamadı. Bıraktı aradaki mesafenin azlığına güvenerek boşluğa. Adam gitmesi gerektiğini biliyordu ve kadının ona baktığının da farkındaydı. Onun sormasını beklemedi. Biraz uzanıp sonra gideceğini söyledi ama cevap alamadı. Konuşmak istedi. Bir şeyler anlatmak istedi kadına. İlgisini çekmeyecek ve onu uykuya itecek bir şeyler. Zaten ne söylese aynı umursamaz tavırla dinleyeceğini biliyordu. Boşalmasını biraz daha geciktirip onu son enerji damlasına kadar tüketmeyi düşünmüştü. Böylelikle daha kolay uykuya dalardı. Buna gerek yokmuş demek ki. Adamı içine sürüklediği gezegenle bağlantısı kopmak üzereydi. Kadına baktı. Adını sormamıştı, nasıl hitap edeceğini düşündü. Sırtüstü uzandı yine tavan baktı öylece. ‘Bir rüzgar vardı dün gece. Kapıya, pencereye bir alacaklı gibi dayanmıştı. Bağırır gibiydi’ diye mırıldandı. Anlatmak istiyordu. Dudaklarının arasından kaçanların kadının uykusunu da alıp gideceği aklına gelmezdi.

Usulca doğruldu yerinden. Ses çıkarmamaya çalıştı elinden geldiğince. Sokaktan gelip geçen seslere de lanetler okudu içinden. Kadının ürpermiş omuzlarına çekti yüzde yüz pamuktan mavi pikeyi. Yavaş adımlarla tuvalete gitti. Kurumaya yüz tutmuş nesliyle dolu plastiği çıkarıp attı. Aynı sessiz adımlarla geri döndü. Kadın gözünü açmadan ne yaptığını tahmin etmeye çalışıyordu. Giyinip çıkacağını düşündü. Adamın adımları sessizdi, uyuyan birini uyandırmazdı ama uyumayan birinin aklında da birçok ihtimal doğurabilirdi. Adımlar yatağa doğru yaklaştı ve etrafında gezinip usulca yatağın içine girdi. Gitmeyeceğini anladı.

İkisi de bir süre daha uyumadılar. Kadın ne yapacağını merak ediyor adam ise kadının derin bir uykuya dalıp dalmadığından emin olmak istiyordu. Kadın teninde hissetti ellerini. Sarıldı ona adam ama bu dokunuş biraz farklı geldi kadına. Sevişirken dokunduğu gibi değildi. Soğuğun sıcaklığı yayıldı tenine. Bunu fırsat bilip kafasını diğer tarafa çevirdi. Gülümsemesini saklamak için.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Bay Kimliksiz ve Kişisel Sayıklamaları III : Aşk...


          Birden fırladı yerinden sanki uzun zamandır düşündüğü sorunun cevabını bulmuş gibi heyecanlı. Farketti ki, ne bir şey bulduğu vardı ne de bir sorgulamaya son noktaya koymuştu. Gayri-ihtiyari bir hareketlenmedir olmuştu, önemli bir şey yoktu. Yavaş yavaş kendine geldi, etrafını algılamaya başladı ufak ufak parçalar halinde. Önce şaşkın bir ifade bürüdü yüzünü, gerildi yüz hatları. Sonra gevşedi, bir rahatlama hissi aynı hatlarda bir devam filmi gibi. Ani yükselişinin aksine sakin bir şekilde yerine oturdu. Güneş dünyanın sınırlarını kırmızıya boyamıştı bile. Yine fırladı yerinden kurulmuş bir oyuncak edasıyla ve ahşap; ne varsa içeri davet eden pencerenin kenarına dayandı. Destek arar gibi bir hali vardı. Artık tek başına durmakta zorlandığını hissetti. Gençlik yada yaşlılıkla alakası yoktu. Dışındaki dünyayı seyre daldı dayanacak bir şey bulmuşken, zamanını değerlendirmek istedi belki de. Dışarıdan bir başkent soğukluğu doluyordu içeriye, aldırmadı. Bir sigara yaktı, derinlere doğru bir nefes çekti. Olması gerektiği gibi akıyordu dışarıdaki hayat, kuralları dahilinde. Atılan adımlar gayri ihtiyari ama düzen çerçevesinde; kırmızı yandığında kendinden duruyor adımlar. Bakışlarda içgüdünün saflığı ama aynı kavşağın ışıksızlığında sürücünün temkinli davranışları; çatık kaşların sebep olduğu tek ölülü kazalar. Kendini canlı bir varlık zanneden bir androidin teki insan işte. Kurallar virüs muamelesi yapar duygulara, engellenirler. Kodları kırılamaz. Toplumda yaşamanın telifidir. Üretici anonimdir ve her hakkı saklıdır.

Bir çift insana takıldı gözleri. Alnındaki gerilme ve gözlerinin odağındaki keskinleşme zamanın aynı diliminde gerçekleşti. Erkek olanın aklından neler geçtiği ya da söylemek istedikleri kesin ve açıktı. Kadın ise daha çok hamlelerini karşıdakinin hareketketlerine göre düzenlemek ister gibiydi. İstediği bir adımı görmesi durumunda ya kayıtsız kalacak ya da bir adıma iki adımla karşılık verecek. İki tarafta da bir gerginlik gözleniyordu bariz ve ufukla simetri yaratmak ister gibi; yüzlerde kızıllık, gözlerde ışık. Birindeki kararsızlık diğerindeki belirsizlik aynı. Yüzlerindeki sebepsiz gülümsemeler, fazla yakınlaşıldığında artan kalp ritmi, beyinlerini işgal eden tek bir düşünce ve türevleri; dudaklarını birleştirmek, bedenlerini birbirine dolamak, Salmakis olmak. İnsan ve en büyük düşman muamelesi yaptığı doğası. Her cinayetin tek şüphelisi ve göstermelik bir sorgudan sonra tek suçlu; sabit ve kadrolu. Bir virüs ve alt türleri.

Bir çift insancık görüyordu sadece, virüse karşı mücadele eden. Tutku diyordu kimi adına, kimi takıntı, kimi de aşk. Hepsi de bir çeşit hastalıktan bahseder gibi söylemler. Belki de haklılar. Duyguların talep ettiklerini fiziğin imkanları karşılayamıyordu. Hayallerin sınırsızlığına eşitlenemiyordu dünyanın sundukları. Genelde bitsin ister insan, nihai bir şeyler bekler sabırsızca. Önce bir son ister, sonra yeni bir başlangıç. Belki de insanın sonsuzluğu talep ettiği nadir zamanlardandır bu anlar. Ama virüstür. Kendisi de dahil her şeyin bir sonu olduğu bir gezegende sonsuzluğu arzulamak kimin haddine. Günlük hayatı sekteye uğratır, düzen bozar, bencilleştirir. Görüşü düşürür kanında yayıldıkça; caddelerin yanıp sönen kırmızısı görünmez olur. Ayakların imkanını bulsa ayrı ayrı yerlere gitmeye dünden razıdır. Bu yüzdendir yürürken yalpalamalar. Vücudun parçaları bağımsızlıklarını keyfini çıkarırken seninki bir çeşit dar ağacı yürüyüşü. Bütün dikkati bir noktaya odaklarken, düşünceleri kısırlaştırır. Fikirler güncelliğini yitirir. İlk kıvılcım dedikleri anda kalırsın ister istemez. Hayatındaki sekteler çoğaldıkça bir iç savaştır başlar vücudunun sınırları dahilinde. Bir tarafın istedikleri diğeri için cinayet sebebi bir küfür. İkilemler yaşarsın, hangi tarafı tutacağını şaşırırsın. Saçmalamalar eklenir ayaklarının yalpalamalarına. Bazen farkında olmazsın ama aradığın tek bir şeydir. O ana kadar elde etmek için uğraştığın her şeyi bir hamlede bitirebilecek kadar sakıncalıdır. Sana yaşayan bir varlık olduğunu hatırlatacak kadar da büyülü hissedersin damarlarındaki hayat sıvın kendi rekorlarını üst üste kırarken. Ulaşmaya çalışmak işin başlangıcıdır, asıl mesele elde ettiğinde başlar. Bilmezsin ama öğrenirsin. Ne de olsa tecrübe etmek en güzel ama acı yoludur öğrenmenin. Öğrenirsin nihayetinde. O zaman görürsün oyunun ikinci perdesini. Başka hiçbir şeyin önemi kalmaz. Kar kaplar tüm tarlalarını, hayatı ifade eden bir tek kardelenler kalır hayatının kırlarında. Gerisi, sonsuza kadar beyaz.

Hep böyle olurdu. Yalnızca hafızasının bir kenarına attığı bir şeyi hatırladığı zaman çıkabilirdi saplanıp kaldığı ve giderek dibe battığı düşüncelerinden. ‘...aklının diğer tarafında uyur hep. Kalbindeki kuraklık artınca uyanır sadece. Gözlerini araladığında yağmurlar başlar düşüncelerinin tarlalarında. Ruhun çiçek açar, bahar gelir ilk damla düştüğünde; bir anda’  diye tabir etmişti o, adını hiç hatırlamadığı. Yazmış sadece, ne isim ne de bir takma ad kondurmamış.

          Ahşap içeri biraz fazla misafir almaya başlamıştı, ürperdi birden. Dışardaki insancıklar da gözden kaybolmak üzereydiler. Aynı virüslü hareketleri sergilerken yolun köşesinde kayboldular. Çevrelerindekiler ise aynı umarsız tavırlarıyla dekor oluşturuyorlardı. Onlar virüsü kabullenmişlerdi ve yadsımıyorlardı ama ahşap pencerenin bu tarafındaki virüs tehlikeliydi ve bu yüzden pencerenin diğer tarafındaydı.

21 Eylül 2012 Cuma

Fotoğraf Okumaları 5: Kuşatma...

Gözlerini araladı bir anda, sersem sersem bakındı etrafına. Bir süre idrak edemedi çevresinde olup biteni. Nereden geldiğini, nereye gideceğini kestiremeden bakındı etrafına şaşkın şaşkın. Kuşatılmıştı; mavi ve yeşil... Mavi denizden geldiğini düşünebilirdi; yüzünde sudan çıkmış balık şaşkınlığı. Tepelerden indiğini de düşünebilirdi; susuzluğa alışık bir otun kuruluğu dudaklarında. Şaşkınlığından ya da değil, bir süre havada asılı kaldı olasılıklar. Havayla ilk münasebetinden solungaçlarını alevler sarmış bir balık ya da bildiği dünyanın sonuna gelmiş bir yalıçapkını. Önünde sonu olmayan bir mavi arkasında ise dipsiz bir kuyu gibi yeşil...İki tarafta da tek gördüğü tutkuydu. Bir ulaşma çabası; göklere yükselen ağaçlar yere serilmiş son bir gayretle ulaşmaya çalışıyordu bir şeylere, kayalıklara dayanmış mavi ise yerinden doğrulmaya çalışan bir dev gibi yükselip alçalıyordu. Kavuşmak isteyen iki sevgili gibi geldi önce ve tek engel kendisiydi sanki aralarında; eski filmlerden bir kötü adam karakteri hissi içinde. Tutamadı içinde o hissi, araya giren değil, arada kalandı asıl diye düşündü sonra kendince. İki renk de onu almaya çalışıyormuş gibi geldi sonra. Sınırlarında geziniyorlardı. Şaşkınlığı hala geçmemişti oysa, o anda farketti. Bir irkilme ile kendine geldi, sanki biri dürtmüş gibi. Rüzgar sunuları getirdi önüne. Mavinin yosun kokuları yeşilin çiçek kokularına karıştı bir anda. Karar vermek mi gerekiyordu? Ne farkederdi ki; aynıydı işte, ikisi de yeni bir dünya sunuyordu ona. Derin mavi bambaşka bir hayat vaad ediyordu ona ama boğulup gitmek de vardı. Dipsiz yeşil kulağına getirdiği melodilerle cezbediyordu ama yeşilin içinde yolunu kaybedip yitmek de vardı. Pek de farklı değildi seçenekler, mutlu son yada trajedi... Aynı. Araf gibi işte, arada bir yerlerde. Tek bir fark vardı; iki taraf da cennet olabilir, iki taraf da cehenneme dönüşebilir. O zaman karar vermeye gerek yok diye düşündü bir an.
Ona ayrılan yere, kayalığa oturdu ve kafasını doldurmuş olan tüm olasılıkları bir kenara bırakıp bekledi bir süre. Sadece dinledi. Mavi yeşile kıyasla daha agresifti. Yerinde duramıyordu, yeşili kastediyordu ve ‘onun hayat kaynağı da benim!’ der gibi bir hali vardı. Karasızlığına tatlı sert bir eleştiri.  Yeşil ise daha dingindi. Teslimiyeti kabul etmiş, sadece bekliyordu. Sağında kalıyordu sıcak küre onu azar azar kemiren ufukla birlikte. Mavi mi, yeşil mi çok da farketmiyordu işte. Olasılıklara üçüncü şahıstan bakınca karar vermek gibi bir durum da söz konusu değildi. Sonu düşününce hiçbir şeyin tadına varamıyor insan. Her güzelliğin bir sonu vardı, kaçınılmaz. Sonu olmazsa ne çekiciliği ne de kıymeti kalırdı. Hayat da güzeldi ama ölmek dedikleri son olmasa belki de bu kadar tatlı gelmezdi insana. Bu açıdan bakınca insanoğlunun dünyaya sürülmesi belki de başına gelenlerin en iyisiydi. Sürgün eden tanrı cezalandırmak yerine ödüllendirmişti bizi. Belki de tek pişmanlığıdır yaratıcının. Kendini de ölümlü kılmak elinden gelir mi acaba? Böyle bir imkanı olsa yapar mıydı ki? Kim bilir?
           Sadece kalan zamanının keyfini çıkarıyordu kendi kendine renklerin tutkularına aldırmadan. Bir kavşağa gelmiş gibi iki dünyayı bu kadar yakın bulmak mümkün olmayabilirdi. Aynı fotoğrafın farklı renklerden basılması gibi renkler dışında herşey aynı, çekicilikleri ise kişiye bağlıydı. O zamana kadar da pek faydasını görmemişti, o anda da görmedi. Düşünme yetisi olasılıkları çoğaltıp durumu daha da karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramıyordu. İnsan vücudunu azad edebilse ne güzel olurdu. Bir kenara çekilip izleyebilseydi keşke. Bu gibi durumlarda işe yarardı. Muhtemellerin arasında sıkışıp kalmaktan ve yedi farkı bulmanın eşleştirmelerini yapmaktan kurtulurdu. Önündeki seçenekler çoğaldıkça daha da çekilmez oluyordu herşey. Zebercet misali özgürlük bir noktadan sonra katlanılmaz bir hal alıyordu. Ufuk hala emiyordu sarı topun kumlarını, bitirememişti bir türlü. Nedense mavi de insanı çeken bir şeyler vardı. Belki de asabiyetinde haklılık payı vardı, yine ‘yeşilin de yeşil olması yine bendendir’ der gibi fevri tavırlarındaki gerginlik. Kafasında biriken olasılıkları diğerlerinin arasına koydu, gözlerini kapatıp keyfini çıkarmaya çalıştı.

17 Ağustos 2012 Cuma

Bay Kimliksiz ve Kişisel Sayıklamaları II - Krallık...


Rüzgarlı bir geceden çıkmış kirli bir yaprağın bitkinliği vardı üzerinde. Fırtınanın geçtiğinden emin olamayan bir tavşan ürkekliği yüzünde yarım gözlerinin ucuyla süzdü krallığını. Toprakları, ikisi iskana kapalı olmakla birlikte üç eyaletten oluşuyordu ve yüzölçümü toplamda doksan metrekareden ibaretti. Resmi içeceği sade, az şekerli filtre kahve. Yanına biraz da çikolata bulunduğunda ülkede festivaller düzenlenirdi. Sınırları her daim açıktı ama pek kimsenin uğrayacağı, çekici bir memleket değildi burası. Kişilik varlığı sorgulanırdı öncelikle girişlerde ve beklentiler. Sınırı geçeceklerin beklentileri ne kadar az ise o kadar kısa sürerdi işlemler. Bir resmi içecek eşliğinde yapılırdı işlemler ve uygun görülmesi durumunda hemen çikolatalar çıkarılır depolardan, kutlamalar yapılırdı.

Krallığın kuruluş süreci de böyle olmuştu. Zaten vardı ama farkına varmak zaman almıştı. İnsan ağzına kadar dolu bir beyinle doğuyor, hayat dediği şey ise bu dolu kovanın içinde bir seyahat. Keşfettikçe, tanıdıkça batıyordu. Ne kadar tanırsa, o kadar dibe. Elinde bir valizle yolculuktan dönmek gibiydi doğmak. Açma valizi, sana verilenleri giy sadece, o senden öncekilerin giydiklerini. Eskimezler. Merak etme. Ne yapacaksın valizin içindekileri. Onlar bize olmaz zaten derler sana. Yokedemesen de, kaldır bir yerlere. Unut gitsin. Bak burada daha güzelleri var. Herkes bunlardan giyer buralarda. Baban da bunları giydi, deden de. Sen babanın oğlusun. Al giy şunları da herkes görsün babasının oğlunu.

Gün gelip de valizin içindekileri merak etmeye gör. Ne çıkacağı meçhul olsa da, tehdittir valiz. Senin için isimsiz gelmiş bir pakettir ve her zaman karşı ödemeli. Süprizlerle doludur. Hayatın boyunca sana onu hatırlatacaklar çıkacaktır karşına. Onlar annelerinin sözünü dinlememiş kötü çocuklardır. Hayatlarındaki ilk yaramazlıklarını yapmışlar ve ilk fırsatta valizlerini açmışlar. Açmakla kalmamışlar, içindekini tüm hayatlarına yaymışlar. Anneler sevmez bu çocukları. Sen uslu çocuk ol, annenin sözünden çıkma sakın. Kişilik sahibi olmanın lüzumu yok. Yaramaz çocuklar... Annelerinin yaramaz çocukları kendi valizlerini açmakla kalmazlar. Seninkini, benimkini de merak eder, aynı merak tohumlarını sana ekerler. Kendi haylazlıklarına ortak ararlar gibi. Suçu paylaşmak için mi? O zaman kaldıramayacaklarına kalkışmasınlar. Onların yüzünden ben de haylaz bir çocuk oldum. Babamın giysileri olmuyor bana. Mecbur valizden çıkanı giyiyorum.

Çevrede bir hareketlenme vardı. Yarım gözlerini tam konumuna getirip sınırlarına doğru gitti. Herşey olduğu ve olması gerektiği gibiydi. O zaman kadar geliştirilmiş en iyi cezaevi sistemiydi baktığı. Koşulları çok ağır olmayan bir sistem. Kimse hükümlü olduğunun farkına bile varmıyordu. İstedikleri gibi dolaşabiliyorlardı avlularında. Hücrelerini arzularına göre değiştirebiliyorlardı. Çelişkilerden labratuvar ortamında hazırlanmış bir mantık. Sınırlar içinde özgürlük. Doğal olmasa da hayatta tutuyordu onları. Tutamadıklarını ise savuruyordu. Tutunamayanlar ise asıl doğal sonucu yaşıyorlardı; sınırlar içindeki tutsaklığı. Bir çeşit tercih meselesi. Sınırlar sabit, tercihler şahsa ait; tutunmak mı, savrulmak mı.

Üreme mevsimi gelmişti varsayımların. Bendine sığamayan sular gibi doğdular kafatasındaki rahimlerden, babasız. Ne kadar da utanç verici, babasız çocuklar. Savrulanlar birgün birbirine tutunmaya başlarsa ne olurdu diye doğdu babasız çocuklar. Krallıklarını kuran savruklar ve krallıklardan imparatorluklar.

14 Ağustos 2012 Salı

Bay Kimliksiz ve kişisel sayıklamaları I - Tanrı...


Uzandığı yerden çırpınırcasına uyandı. Sanki rüyasında bir yerden düşüyordu ve sert zemine çarptığında acıyı hissetmeden çıkmıştı rüyasından. Rüyasında ne gördüğünü hatırlayamadı, zihin altının oyunlarında biri saydı ve çok üstelemedi. Toprak ana daha sevgilisiyle vuslata ermemişti. Masanın üzerindeki dededen kalma saat yağmurla ne kadar da uyumluydu: tıp,tıp, tıp, tıp; tik, tak, tik, tak... Bir kanon. Anlaşılan yağmur tüm gece boyunca yağmıştı. Kısa sürede sağlanacak bir uyum değildi bu. Yatağından doğrulup önceden çalışılmış, çokça da tekrar edilmiş gibi seri adımlarla banyoya gitti. Bir süre aynada kendini seyretti ve göz bebeklerini birbirine kilitleyip kafasını sağa sola oynattı. Görüntü bulanıklaşmaya başlayınca kesti. Yüzüne bir avuç su çarptı ama pek tesir etmedi. Aynı seri adımlar sessiz imdadına yetiştiler ve onu mutfağa taşıdılar. Dibinde parça parça kireçlerin yüzdüğü çaydanlığı çalkalayıp musluğa boca etti. Su doldurup ocağın üzerine yerleştirdikten sonra kibrik çöpüyle ateşe verdi çaydanlığı. Sönmeden sigarasını yakacak kadar dayanabildi kibrit çöpü.

Kulağına annesinin sesi geldi birden. Gülümsedi. ‘Oğlum aç karnına içme şunu!’ derdi orda olsaydı. Küçük özgürlükler ya da ilk bağımsızlık hareketleri. ‘Kimine göre ne kadar da manasız’ dedi. Özgürlük kelimesi tarih kitaplarından çıkmamışsa, evet, manasız. Kişi kendini başlıbaşına bir dünya olarak görmüyorsa, evet, manasız... Özgürlüğün iyisi, kötüsü olmaz. İnsanoğlunun yaratıları; derecelendirmek, sınıflandırmak. Kendini dahi sınıflandıran insandan beklenebilecek bir davranış. ‘Seni çok seviyorum’, işte budur manasız olan. Az yada çok yok, var yada yok.

Yerinde duramayan çaydanlığın tıkırdamaları düşüncelerini böldü. Dalıp gitmişti yine dipsiz kuyulara. Eski bir alışkanlık, arasıra nüksediyordu. Vücuduna önce burnundan sonra da dudaklarının arasından giren uyarıcı beyninin hala uyuklamakta olan hücrelerini tekmelemeye başladı. Yavaş adımlarla ilerledi ve kendini koltuğa kadar olan boşluğa bıraktı. Dışarısı aydınlanmaya başlamıştı ve günün ilk tınıları kulağına dolmaya başladı. Güneş ve toprak ananın vuslata ermeleri onuruna geliyordu bu parça. Kırk dört numara iskarpinlerin tek tek vuruşları ile başladı senfoni ve çeşitli numaraların katılımı ile daha da renklendi. Otuz altı numara topukluların beklenmeyen bir anda dahil olması yüreklerde heyecan yarattı. Oldukça zengin bir parçaydı fakat kısa sürdü. En büyük alkışı otuz altı numara topuklular aldı.

Yavaş adımlarla içeri dolan güneş ile günün ikinci gösterisi başlamış oldu. Güneşin beyefendileri fincanının  buharını dansa kaldırmıştı ve bu uyumlu ikiliyi yalnız bırakmak olmazdı. Sigaranın dumanı da onlara eşlik etti. Bu gösterileri asla kaçırmazdı, büyük bir dikkatle izlerdi. Tekrarı yoktu ve figürler de sadece bir kez kullanılırdı. Yüzde yüz doğal ve katkısız. Organik sanat...

Zamanın farkına varmadı o gün. Işınlar açısını değiştirdikçe bir başka görsel ziyafet ortaya çıkıyordu. Gösteri ne kadar uzarsa o kadar da renkleniyordu. Hiç bitmesin istiyordu, bu yüzdendi yirmilik şarjörü boşaltmıştı havaya yavaş yavaş. Oturduğu yerden rafın sakinlerine bir göz attı. Hep gözünün önünde olmaları bıraktıkları izleri hep taze tutuyordu, aynı zamanda beyninde açtıkları yaraları da hep taze. Tutamadı kendini, aralarından birini aldı kucağına. Daha önce okuyup da kenarını kıvırdığı sayfalardan birini açtı. Sayfalarda bakışlarını yürüyüşe çıkardı.

‘...ve tanrı insanı yarattı. Bir yalnışlık var. Kendini bildi bileli acizliğini kapatacak bir şeyler aradı insan. Başına gelenlerin tek sorumlusu kendisiydi; aptallığından ötürü. Sonra alışkanlık haline getireceği gibi suçu başkasına yıkmaya çalıştı. Karşılaştıkları o kendini aşan olaylarda, sorumluluk başka hiçbir acize yüklenemiyordu. Birkaç kez denediler ve aralarından bir günah keçisi seçip gerekeni yaptılar. Bir faydasını göremediler. Sadece günü kurtarıyorlardı, daha uzun soluklu birşeyler lazımdı artık. İşte o noktada olan oldu ve insan tanrıyı yarattı’.

Kafasındaki bir kıvılcım zincirleme patlamalar yaratıyordu. Uçuşan bir çarşaf  bir başka çarşafı da beraberinde uçuruyordu.

‘Sebeplerin ve sonuçların aşikar olduğu bir dünyada yaşıyordu aciz insan. Bir basit neden-sonuç ilişkisini anlayabilenlerin sayısı oldukça azdı ve suçlar kendisinden üstün olana yüklenmeliydi ki; hesap sorulamasın, sorgulanamasın. Doğa diye kestirilip atılabilirdi fakat doğa konuşmazdı, ne nasıl diye anlatmazdı, sadece tepki verirdi. Bunu da denemişti insanoğlu ama onun da işlevi uzun sürmemişti. Kontrol edebildiği, hatta pervasızca faydalandığını kendinden üstün tutamazdı. Tek bir temel sebep çerçevesinde yaptı bunu, hayatta kalmak için. Hayatta kalmak... En temel içgüdü ve hiçbirşeyin üstüne çıkamadı bu uzun özgeçmişi boyunca. Frankenstein misali yarattığı gibi terketmesini de bildi. Yüzyıllarca taptıkları, bir dediğini iki etmedikeleri tanrıları bile terkettiler. Daha güçlüler ayak basınca topraklarına onları da kandırmayı başardıklar bazen. Önemli olan sistemi ne kadar iyi kurduklarıydı. İsimler değişti, hikayelerde gerekli değişiklikler yapıldı. Mesele hayatta kalmaktı ve hiçbir tanrı buna engel olmazdı. Olamadılar da. Gelip gittiler. Tanrılar öldü, insan hayatta kaldı.’

Kim yazdı, nerede okudu diye düşünmek pek bir tepkime yaratmasa da kazınan kolay kolay çıkmıyordu.

‘Kendi kendine paketler gönderen bir manyaktı tanrı. Bir kapıdan teslim eder, diğerinden teslim almayı beklerdi. Vaktinden önce gelen paketlere çok sinirlenirdi. Bu paketleri tereddütsüz atardı yanan alevin kucağına’

Önce elindekine baktı hayran hayran sonra raftaki kardeşlerine koydu bakışlarını. Hayranlığını kaybetmeden bir süre gözleriyle sevdi onları. Kimi bu eve geldiğinde kimsenin gözü değmemiş, bakire yapraklardı. Kimi de üç kuruşa belki yüzlerce belki de yüzlerce el değiştirmiş, hoyratça tüketilmişlerdi ve tüketilmeye devam edeceklerdi. Onları o hayattan söküp almıştı. Artık satılmak yoktu. Sadece beyninde yeni ufuklara gebe kalacaklardı. Artık gözlerinde alınıp satılan kağıt tomarları oldukları tüccarlar yoktu. 

10 Ağustos 2012 Cuma

Yeşil Büyü...


         ....Her zamanki gibi sıradan, alışılagelmiş bir gündü aslında. Güneş her zamanki sıkıcılığı ile ortalığı ateşe vermişti. Vadesini doldurmak ister gibi bir hali vardı. Neyi varsa salmıştı yeryüzüne. O ise gayesiz bir yarı göçebe. Gayesizlik en onulmazlıklardan biri. Göçeceği yeri belli olmayan bir seferi. Hiçbir yerde ipini bağlayacak bir kazık bulamamıştı. Neyi arıyordu? O da ayrı bir muallaktı aslında. Düşünmeyi uzun zaman önce bırakmıştı. Kötü bir alışkanlık. Pek faydasını da görmemişti o zamana kadar. Kafa karıştırmaktan başka işe yaramamıştı. O kadar inceydi ki düşünceleri, kılı kırk kere kırka yarmak gibi. Kırılganlaştırıyordu her bir sinir ucunu. İnceldikçe daha da keskinleşiyorlar ve aşmaya çalıştığı duvarı daha da yükseltiyorlardı. Sadece kendine batıyor ve güneşin ışığı kadar acıtıyorlardı. Gözleri kör etse de ışık hüzmeleri, bazen beklenmedikleri de sereserpe açıyordu önüne. Yakan güneş bir kerede kendine dönen iki vahanın içinden geçiverdi. Bir step beyazlığında iki yemyeşil vaha,  sanki karlar üzerine serilmiş doğanın uyumaya direnen son can damlaları gibi. Bir anda yüzüne şimal rüzgarları estirdiler. Bir insan bu durumda büyüye de inanabilirdi; sanki sihirli sözcükleri birileri havaya fısıldamıştı. Bir insan bu durumda tanrıya da inanabilirdi; milyonlarca yılda daha yerine oturamamış doğa yirmi beş yılda böyle bir şey yaratamazdı. Ve şairler, onlar hep haklıydı.

            Tutulmak ve tutunmak... İki gezegenin birbirine çelik halatlarla bağlanması gibi. Medcezirler tüm yeryüzünde kabarırken, bir göçebenin dikkatini çekebilecek bir tek serin yeşil vardı; durup sonu olmayan bir soluk alacak. O renkte aradığı hayatı bulurken, bileklerinin kırılganlığı düşünceleri ile eşdeğer. İncecik bileklerine yüklenmiş karla kaplı koca bir bozkır ve dudaklarından dökülenlerde yine aynı kuzey rüzgarlarının serinliği. Sihirli kelimeler bunlar olsa gerek diye düşünmekten alamadı kendini. Her ne çıkarsa çıksın başka bir büyü gibi geldi. Kafasından geçenler daha sivrilmeden saçmak istedi ayyuka. Geç kalmıştı, duvarlar alıp başını gitmişti çoktan gökyüzünün uçsuz bucaksızlıklarına. Halbuki, yeşil büyülüydü ve baharı bile getirebilirdi steplerine ki; öyle de oldu. Derinlerindeki karlı zirveler dağ çiçekleriyle kaplanıverdi. Yeşil sararken ruhunun çorak vadilerini, renk renk boyarken vadilerin yamaçlarını, dudaklarında bir Tom Waits şarkısı. 

            Ağaçlardan sarı küller yağsa da, vadinin çiçeklerini kapatamazdı artık. Sadece sarı olanlara menekşelere arka plan oluşturabilirdi aynı rengin tonlarından bir yelpazeyle. Yerden yükselen pastel kokular sadece bir yan malzemesi harmanlanacak begonvilller için. Gelincikler her daim kırmızı; aynı sihirli sözcüklerin çıktığı kapı gibi.

            Düşen tek damla nehirlere dönüştü vadilerinde, suluyordu tüm renkleri. Durduramazdı artık nehirleri, biliyordu, sadece yön verebilirdi. Daha farkına varamadan yeni yeşil vadiler açılıyordu çöle ramak kalmış kurak coğrafyasında. Tüm bunlar ona üç gün üç gece gibi gelen fakat anın onda biri kadar kısa bir zaman zarfında ve serçenin bir dala konması kadar sessizce olmuştu. Üç gün, üç gecelik andı herşey, öncesi teferruat. O ise aynı Tom Waits şarkısının son sırasını mırıldanıyordu; 


-         ‘I think  I just fell in love with you’

31 Temmuz 2012 Salı

Fotoğraf Okumaları 4 : YOL...




            Aceleyle toparlandı, zamanı gelmiş de geçiyordu sanki.  Ne koyduğuna dikkat etmedi çantasına, ayırt etmedi; gerekli yada gereksiz. Önemli olan çantasında ne olduğu değil, çok geçmeden yola koyulmaktı. Çanta sadece bir aksesuar. Herkes gibi adımını o sokağa attığında notalar kulağına dolmaya başladı. Mırıldandığı sözler ise kulağına varamadan rüzgara kapılıp savruluyordu. Elleri de ağzından çıkanlar gibi ayaza kapılıp onu terketmeden ceplerine soktu. Yağmur taşıyan sonbahar rüzgarlarını anımsadı, ılık ılık yanaklarını okşayan. Her his beyninde farklı bir hareketlenme yaratıyordu. Hepsine bir ihtar çekerek hangi tarafa gideceğinin tercihini yapmaya çalıştı. Çok uzatmadan birini seçti ama nereye çıkacağı konusunda çok seçici davranmadı, uzatmadı yani. Birinden devam etti, zaten bulunduğu konuma göre çok seçeneği de yoktu. Bacaklarını serbest bıraktı, onlar da akıp giden yola bıraktılar kendilerini.

          Özgürlük çok basit bir kavram; insan sadece beynin komut noktalarını biraz tatile çıkarsa yeter. Ne kadar uzatırsak; o kadar karmaşık ve içinden çıkılmaz bir duruma gelir. Sadece biraz özgürlük, o kadar. Belirsizlik neden bu kadar korkutucu gelir insana? Nereye gideceğini bilmemenin ürkütücülüğü yada sürekli bir son düşüncesi... Hastalıkların en kötüsü belki de. Nefes almanın tüm manasını yokeder. Aylak beyni bir emekli işçi gibi oyalanacak birşey bulmuştu. Düşüncelere batmış hücreleri tutup çıkardı girdaptan. Şöyle bir silkeledi onları. Bu arada özgürlüğün tadını çıkaran bacakları hafızasında kaydı olmayan bir yerlere doğru sürüklemişti onu. Çocuğa, oyalansın diye verilen bir oyuncak gibi çantasını verdi silkelenmekten sersemlemiş hücrelerine. Çok geçmedi. Oyuncağını beğenmedi yaramaz çocuk. Çantasını yolun kenarına attı. Haksız da sayılmazdı, nereye gideceğini bilmedikten sonra neye ihtiyacı olacağını nereden bilecekti. Çanta tamamen yüktü, çabuk bir kararla (uzatmadan) yolun kenarında hazır bekleyen idam mangasına teslim etti.

          Her ne kadar çevresinkiler kayıtlarda olmasa da, bilindik geliyordu. İnsanoğlu belirsizlikten ileri gelen korkuları ile yolları da çekilmez hale getirmişti. Yolları tabelalarla kirletmişlerdi. İsimlerin, sayıların, okların duruşları o yaramaz çocuğu avutur gibiydi; ‘Tamam, sakin ol. Sağa dönersen şuraya varacaksın’ yada ‘Korkma! Şu kadar mesafe sonra varmış olacaksın’ Renklerinde de bir çirkinlik vardı. Çimenlerin arasındaki çiçeğin rengiyle aynı renkteydi, maviydi demir levha. Zoru başarmışlardı, doğanın güzelliklerinden böyle bir çirkinlik yaratmışlardı. Tanrıyla boy ölçüşürcesine, zoru başarmışlardı. Hiddetle saldırmak istedi mavi levhalara, içinde ayaklanan Don Kişot’u zor tuttu.

        Levhasız bir yol aradı. Buram buram belirsizlik kokan bir yol aradı. Yerdeki metallerden yansıyan güneş gözüne batarken farketti. Bir başka yol... Kenarında bekleyen insanları gördü ve hemen kafasını diğer yöne çevirdi. Onlara yaklaşmak bile istemedi. Onlar biliyorlar. Tek bir kelime metal yolun tüm çekiciliğini ve güzelliğini yokedebilirdi. Daha da uzaklaştı onlardan. Bilmediği sürece sorun olmaz, diğer tarafta renkler güzeldi. Her ne kadar ellerini yuvasına kaçıran ayaz o taraftan gelse de hayatın sıcaklığı vardı o renklerde; maviye boyanmış demirin çatık kaşları değil. Bacakları daha lafını bitirmeden yeşilin çekim etkisine bırakmışklardı kendilerini. Yüzünde seyirtmeye benzer anlık bir gülümseme belirdi. Yolun kenarında bekleyenlerin yüzünde ise ‘nerde kaldı bu’ sorusunun endişe titremeleri. Belirsizlik ne kadar da ürkütücü görünüyordu yüzlerinin kıvrımlarında. İçlerinden birinin ağzında maddeye dönüştü endişe, veba gibi yayıldı. Kendisine bulaşmadan uzaklaşmaktı en doğrusu. ‘Uzatmaaaa! daha tam öğrenemedin herhalde, devam et’ diye mırıldandı.

        Yolun iki tarafına dizilmiş tören alayını bekliyordu yeşil. Önünde serilmiş çamura bulanmış bir zamanların bembeyaz halısı. Daha da kirletmek istemedi, kenardan kenardan yürümeye karar verdi. Hissetti. Çok geçmeden bu yol da sıkıcı olacaktı, belirsizliği uçup gidecekti. Ne de olsa daha önce ne yığınlar geçmişti buralardan ve o daha keyfine varamadan yine geçeceklerdi. Özellikle onlar, yüzleri korkuyla kirlenmiş olanlar, endişe titremeleri bitmiş bir şekilde yanından geçecekler. Yeşil solacak, tören alayı dağılacaktı birazdan. Kapadı gözlerini yeşilin içine daldı. Bir şey sadece sana ait olduğunda renkleri asla solmaz. Renk senin rengin ise asla solmaz. Yaz, kış farketmez, yeşil hep yeşil kalır. Her ne kadar sebebi farklı olsa da yüzündeki endişe mesaisini belli olmayan süreye kadar gülümsemeye bıraktı.  Hafif gerilen dudaklarının arasından bir kelime kırdı zincirlerini;

 -Yalan!
                                 ‘Hangi limana gittiğini bilmedikten sonra,

                                                          hiç bir rüzgarın faydası olmaz’
                                                                                                                                              
                                                                                                 Seneca


24 Temmuz 2012 Salı

Fotoğraf Okumaları - 3: IŞIK...



Karanlıkta...Tutunacak bir şey aramak. İçgüdü, doğa yada yaradılış; ne dersen. Her şeyde olduğu gibi; adı çok, manası tek. Derler ki; bir şey seni çeker. Aslında iteler seni, içindeki.  Karanlık belirsiz, türlü beklemediklere gebe. En kötüsü ölmektir, aklına gelen ilk ihtimal, arzuladığın uzak ihtimal...onu da yalnız yapmak istemezsin. Son kez bir şeyler görmek ya da hissetmek ister hayat. Işık söndüğünde çözersin yalnızlığın manasını. Işık söndüğünde anlarsın sonsuzluk ne demek. Kulağına kutsal sözler fısıldayan, seni tanrıya inandıranlar gittiğinde ise sessizliktir seni çirkin günahlara davet eden. Bir boşlukta düşmektesindir. Tutunacak bir dal ararsın. Dalın seni kurtarması da önemli değildir. Sadece son bir fırsatın olduğunu zannetmene yetecek o heyecan damlası düşsün damarlarına. Kim bilir belki de kurtarır seni.  Boşluk duygusu da sıkmaya başlar sonra, tenine okşayan rüzgar sinirlerini bozar. Çakılacak bir zemindir ararsın. Kurtulma, kurtulmama meselesi değildir artık. 

            Bir ışık, bir kıvılcım yeter, karanlığa düştüğümüzde içimizde yükselen sellerini dindirmeye. Işık; kurtuluş demek yine de . En kötüsü olsa da; çakılacak zemin demek. İyi yada kötü; son sondur. Cümlelerin soru işaretlerine bir silgi. 

            Çakılmasan da son değişmez aslında. Kasılmaktan kaskatı kesilir kalbin, hissedemez olur. Durması ile arasında fark kalmaz. Düşmeye yetecek kadar hayatta kalırsın, o kadar kan pompalayabilir. Sadece bir ışık çözer buz tutmuş kanını. Gözbebeklerindeki yansıması tutuşturur tekrardan. Küllerinden doğar anka kuşu. Akmaya başlar yeniden, kanın sulamaya başlar umut filizlerini. Bir çiftçi gibi, bir bir cemreleri sayarsın, ilk hasadı beklersin.

15 Temmuz 2012 Pazar

Fotoğraf Okumaları 2 : SAHNE...



Güneş odayı doldurmuştu, en sapa yerlerine kadar ele geçirmişti. Pencereden giren rüzgar perdelerin eteklerini uçururken teninde küçük tepeler oluşturuyordu. Bir esnaf edasıyla yavaş yavaş açtı dükkanını, bilinci de yavaş yavaş etrafını algılamaya başlamıştı. Kahvesi ile aynı kaderi paylaşıyordu bu sabah; ikisi de akşamdan kalma. Fincana yığılıp kalmış kahvesi koltuğun tabanına yayılmış kendisi; birbirini taklit eder gibiydiler. İki unutulmuş cisim, bir anlık kararla hazırlanmış ama sonradan kaderine terkedilmiş iki heves. İlk sigara gibi; tadını beğenmeyip yarısına gelmeden bulunan ilk müsait yerde eze eze söndürülmüş, artık izmarit olan bir heves. Bir insan ile bir fincan kahvenin ortak kaderi; dikkate değmez üçüncü sayfa trajedileri gibi. Baktı fincana aynaya bakar gibi. Tutamadı kendini. Ne kaldıysa dikip içti sonuna kadar, iki yarım hevesten bir tam çıkarmak istedi sanki. Yarım sağ yukarı baktığında saate takıldı gözleri, sonra ilk kavuşmalarının anısına, aralarında dolaşıp duran ufaklığa baktı bir süre. Daha zamanı var, büyüdükçe ağırlaşacak hareketleri diye mırıldandı. Neden dönüp durduğunu düşündüğünde ise duracak diye aklından geçirirken fincanın dibinde kalan son damlaları da içmeye çalıştı. Hala iki yarımdan bir tam çıkarmak ister gibi ısrarcıydı hareketleri. Bir daha, bir daha dikti kafasına fincanı.

Damlalardan göl oluşturmak karpuz kabuğundan gemiler yapmak gibi. Çok damla lazım, bir o kadar da fincan. Kaç yarım bir tam ederdi? O, yarım kalanlar birbirini ne kadar tutardı? Neden yarım bırakmıştı? Hatırlayamadı ama arka odalardan bir ses duydu; ‘tabağındaki bitecek, yarım bırakma; yoksa arkadan ağlar!’ Şimdi daha iyi anladı ne demek olduğunu. 

Birbirini kovalayan iki çubuğun yanından aynı ilgisizlikle geçti ve tek hamlede oyunun 9125. perdesini açtı. O uyanmadan yerlerini almış o çok kıymetli seyircisini selamladı. Belindeki ağrıyı hissettirmemeye çalıştı. Cephanesi bitmiş bulutlar savunma konumuna geçmişti. Saatin üzerindeki iki çubuğa özenmiş gibi iki ufuk arasında köşe kapmaca oynuyordu güneş ve bulutlar. Bir devi kuşatmış binlerce cüce... Bulutlar önünü kesse de güneş kurtarıyordu kendini.

Hafif bulutlu birgün. Böyle bir günde açılmıştı perde ilk kez. Hergün de açılmaya devam ediyordu durmaksızın. İkiye ayrılırken gözlerinin perdeleri ilk günkü gibi ağlamaklı olurdu, yaşarırlardı. Eski bir alışkanlık olsa gerek. Kim bilir ne kadar sevinmişlerdi o ilk kez ağladığında. Bir süre de öyle devam etmiştir. Daha derdini anlatacak kelimeleri bilmiyordu. Ağlamalarla anlatmaya çalışıyordu huzursuzluğunu, öylece durmak da sorun yok manasına geliyordu. Gülücükler saçmak daha sonradan eklendi dudaklarına. İçgüdüsel bir yanı yoktu yani, sonradan öğrenilmiş birşeydi. Bir de yattığı yerde manasız çırpınışları vardı. Denizden yeni çıkmış bir balık çırpınışları. Bu yüzdendi belki de hiç balık tutamaması. Çırpınmaktan ibaret olan dili ve agucuk ve gugucuktan bir kelime haznesi ile ne anlatılabilirdi. Kelimeler çoğaldıkça anlatası da kalmadı zaten. Bu sahnenin tek oyuncusuydu. Herkes yönetmendi. Her taraftan komutlar geliyor. Belki de o zaman hissetti yalnızlığını ilk kez. Bir rol arkadaşı istedi. Sahnenin tozunu paylaşmak için. O zamanlar bilmiyordu, buralarda oyunlar tek kişiliktir. Kendi yalnızlığından kurtulmak için başka birinin oyununu başlatmıştı. Artık geri dönüş yoktu. Yeni oyunun prömiyeri dokuz ay, on gün sonra... Bekleriz efendim...!

Perdeler açılıp kapandıkça eline bir teksir tutuşturdular. Burada tiyatroya gelenler bu metni çok iyi bilir. Başka da oyun oynanmaz zaten. Sen de rolünü iyi oynarsan, herkes seni sever. Rolüne iyi çalış, hatta rol olarak görme. O ol.

Zamanla karşısındaki yönetmenlerin yerini seyirciler almaya başlamıştı. Perde ilk kez açılmış gibi heyecanlıydı.Yüreği ağzına kadar geliyor. Biraz bekleyip nefesini kesiyor ama öldürmeden tekrar yerine geri dönüyordu. Kendisine de olan ilginin arttığının farkındaydı. Rolüne iyi çalışmış, kelime kelime ezberlemişti ama bir türlü karakteri sindirememişti. O olamamıştı.Yetmezmiş gibi o gün için gereğinden fazla umut biriktirmişti. Ayakta alkışlanacak, kendisinden sonra gelenler için bulunmaz bir örnek olacaktı. Bunun gibi hayallerini de sıkıştırmıştı umutlarının arasına. 

Ve perde açıldı, aynı ilk günkü gibi, ağır ağır...Kalbi de sıkılmıştı bu aşağı yukarı gidip gelmelerden. Yerinde durdu ve damaları zorlamadan, olması gerektiği gibi pompaladı kanı. Kendinden emin, adımladı onun için ayrılan yerleri. Kalabalık ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Yaptığı provaları gözünün önüne getirmeye çalıştı. Hatırlayamadı bir türlü. Adımlarını uzattıkça uzattı. Kalabalıktan homurdanmalar gelmeye başladı. Bu gerginliğini biraz daha arttırdı. Perde açılmıştı artık, bu oyun oynanmalıydı. Hikayeyi genel hatlarıyla biliyordu, o zaman içinden geldiği gibi oynayabilirdi. Birden durdu sahnenin ortasında, kalabalık nefesini tutmuştu ağzından çıkacak ilk kelimeleri bekliyordu ve bir kerede taştı dudaklarının arasından; ‘Gelenler hiç gitmeyecek, gidenler hiç gelmeyecek gibi...’ Bunlar teksirde yazanlardan değildi. O da anlamamıştı zaten, nereden çıktıklarını. Bir anda dökülmüşlerdi sahneye. Sanki başka biri söylemişti ona. Salondakiler ne olduğunu anlamadan, tuttukları nefeslerini salmadan apar topar kapandı perde. Daha önce hiç böyle kapanmamışlardı, perdelerde şaşırdı duruma. 

Kapanan perdelerle beraber kulisten sahneye gelen iki yönetmen bağırıp çağırmaya başladılar. Kendisinin de anlamadığı durumun açıklamasını istiyorlardı. Konuşmalarından çok bekleyemecekleri de belliydi. Daha ilk kem küm’lerini bitirmeden ensesinden tutup götürdüler. İtelediler kentin arka sokaklarına. Ona çok uzun gelen bir olaylar zinciri kısa sürede gerçekleşmişti. Ana hatlarını hatırladığı hikayede yoktu bu kısımlar. Artık sokaktaydı. Ne bir sahnesi vardı artık ne de oynayacak bir rolü. Ne olacağını da bilmiyordu. Rolü ve sahnesi olmayan bir oyuncu ne yapabilirdi. Her dakika ayrı bir heyecan yaratıyordu artık içinde. İlk kez hissettiği duygulardı bunlar. Heyecanla karışık korku... tek bir metni olan hayatta bu kelime yoktu. Sebebini daha anlayamasa da bu duygu dudaklarını hareket ettiriyor, vücudunu ısıtıyordu. Sonra korku kelimesi silindi gitti. 

Kendi sahnesini kurdu, hücre diyordu oraya. Kendini hapsetmişti. Her gözünü açtığında biraz üzerine çeki düzen verir, ardından perdeyi açardı. Kendi oyununu oynuyordu hergün  büyük kısmı içinden geldiği gibi. Perdenin ilerisindeki ilgisiz kalabalığa rağmen inatla direniyordu. Birgün bu perde tekrar açılacak ve oyununu seyredecekler diye yeni umutlar biriktiriyordu.

Fotoğraf okumaları -1 :KORKU....


   Kararsız...Karşıdan gelecek hamleye göre şekillenecek, sis perdesinden belirecek tepkiler, bir ihtimaller denizi. Santranç oynamak gibi bir hamle onlarca farklı karşı hamle doğurabilir. Ortaya çıkacak tepkiler sonsuz ve olabildiğine belirgin, tek renkli bir çarşafın üzerinde serilmiş gibi gözlerinde. Bir felaketten tek sağ kurtulanın derin mavi sularda çırpınışının gerginliği yüz hatlarında. Derin mavi ihtimaller denizi... Karşı koymak, karaya ulaşma umudu kadar zayıf ve ek seçenekler dahilinde. 

   Korku...tek engelindir, umutlarının soykırımı. Sinir sistemine çakılmış çiviler kilitler hareketlerini. Denizin suları çekilmeye başlar sonra, tek bir damla kalana kadar; kaçmak. Kaçmaktır adı damlanın, hayatını devam ettirmek için içmen gereken ve ulaşabileceğin son hayat kaynağı. Umursamazsın hiçbirşeyi, tek içgüdündür hayatta kalmak. İnandığın ideoloji, sığındığın tanrı lügatından silinir. Onlardan çok var, biri gider biri gelir. İnanacak birşey herzaman bulunur. Seni taraf yapacak ideolojiler her zaman çıkar karşına. İki odacıklı evinin kapıları yüzüne kapanırsa bir daha açılmaz. 

   Şehir düşer, kral ölür. Milyonlarca eyaleti olan bedeninin en ücra hücrelerine kadar nüfuz eder. Bir damla zehirden imparatorluklar kurulur. Panzehir de ne demek, lügatta o da yok! Kul olursun, bir teba. Gemi batarken denize atılacaklar listesinde başı çekersin yada ihtiyaç anında kırılacak cam. İçinde nefret tohumlarından filizler ve meyveler toplarsın hasat zamanlarında. Geriye birşey kalmaz yapacak. Kendi yaktığın ateşi kendin söndürürsün. 

   Göz göze geldiğin de ise yeller eser alev alev yanan ocaklarında. Aklında kalan son damladan fırtınalar kopar, seller basar tarlalarını. Bir hareket beklersin sana kalan tek hamleyi yapmak için. Gizlemeye gerek kalmayacak kadar doğanın basit bir prensibi. Kelimelere dönmek, ayyukta dillendirmek. 


                                                           ‘Korktukları sürece 
                                                                           nefret edip etmedikleri farketmez’

                                                   Caligula

10 Temmuz 2012 Salı

Bir Bahar Günü...


Güneş tüm gezegeni kucaklamak ister gibi olabildiğince açmıştı kollarını. Bunu gören insancıklar dökülmüşlerdi evciklerinden. Şehrin damarlarında akıyorlardı. Bugün haddini zorluyordu şehir. Yoğunluktan hayat durma noktasına geliyordu bazen. O anlarda herkesi öldürebilirdi ama küçük donmalar dışında problem çıkmadı. Canlıydı. Biraz daha çabalarsa gezegendeki yerini bile değiştirebilirdi.

Binaların duvarlarından ve bunun gibi bir sürü engeli aşıp gelmiş bir grup kol camın saydamlığından yararlanıp masadaki çayların sıcaklığını görülebilir kılıyorlardı. Bir süre bilindik diyalogları seslendirdiler masadaki eril ve dişi kişiler. Bundan dolayıydı ilk bardakları çabuk tükenmişti. İşlevi yitirmiş ağızlarına hareket kazandırmışlardı. Çay da içecek olmanın yanında ikinci bir işlev kazanmıştı sayelerinde. Masadaki dişi kişi dün akşam aklına takılanlardan kalan kırıntıların tekrar filizlenmesine seyirci kaldı. Filizler dallanıp budaklandılar, ağzından çıkıverdiler.

-Sence binlerce yıl önce insanlar bu bilgilere nasıl sahip olabildiler?

-Hangi bilgilere?

-Mesela, maya mıydı baya mıydı bilmiyorum ama taa ne zaman yüzlerce yıllık takvim yapmışlar. Nasıl başarmışlar bunu?

-Bilmem.

(Biraz daha düşünse beyin kıvrımlarındaki pasları sökebilirdi. Karşısındakini daha tatmin edici bir cevap verebilirdi. Ne önemi vardı bunların, sadece biraz temiz hava almak, karşısındaki dişi ile biraz vakit geçirmek istemişti. Evinden çıkarken kendine en çok yakışan elbiselerini giymiş, biraz dolaşır bir şeyler içeriz. Sonra da sinemaya gider yada kuytu bir yer bulup biraz sevişiriz diye kurgulamıştı kafasında)

-Bence çok ilginç. Dedi karşısındaki eril şahısla alakasız bir yere dalmıştı gözleri.

 (Aslında onun da pek umursadığı bir konu değildi. Sadece dün akşam yemeğini biraz geç yemişlerdi. Genelde akşam yemekleri haber bülteni saatinde yenir ve memleket meseleleri üzerinden demler vurulurdu. Ana habere konu olabilecek üçüncü sayfa trajedilerden ders çıkarılırdı. Ama dün akşam farklı bir akşamdı. Ana haber bülteni çoktan bitmişti sofraya oturduklarında. Kanallar arasındaki seyahati karısının söylediklerine dikkat kesilince televizyon da belgesel kanalında kalmıştı. Hane reisi ve dişisi arasındaki konu pek dikkatini çekmemişti. Haberler kaçınca konu mahalle ve aile için gündem maddeleri olunca havada kalan dikkatine televizyon talip olmuştu.)

-Neyse işte. Hadi gidelim biraz dolaşalım. Bak hava çok güzel. Dedi eril kişi.

Karşılıklı anlaşma sonucunda çıkıp sokakta akan kana karıştılar. Eril kişi kabataslak kurguladığı programı uygulamaya niyetliydi. Adımları atar damardan kılcal damarlara doğru yönlendirdi. Dün akşam o güne dek evdeki en uzun seyir süresine ulaşan kanal ise diğerleri arasında köprü vazifesine geri döndü. O istisna akşam dışındaki ortalama bir buçuk saniye izlenme oranını korudu. Halbuki dişi kişinin yaşadıklarının tek sorumlusu hane reisinin eve geç gelmesine sebep olan çocukluk arkadaşıydı. Evine davet etmesine rağmen gelmek istememişti. Birbirini tetikleyen anılar ayaküstü oyalamıştı ikisini de. O da istemezdi böyle olsun, bilseydi hemen bir misafirlik organize edilirdi yada telefon numaraları alınırdı aranmamak üzere. Kimsenin hayatını sekteye uğratmaya hakkı yoktu, o ne olduğu belirsiz mayaların bile…

Resim...


-         Yazalım! Dedi heyecanlı heyecanlı.

Uzun zamandır böyle heyecanlı görmemişti onu. Gözlerindeki ışıltı uzun bir seyahatten dönen eski bir dost gibiydi. Haklıydı. Konuşmakla anlaşılamıyordu kişisel trajediler. Konuşmak tartışmalara gebe kalıyordu. Tartışmalar kılı kırk yarılarak kurulan cümleleri bir daha ikiye bölüyor, ikinci kısımlar da hep eksik kalıyordu. Hızını alamayan baltalar kelimeleri yarıp kalplerde de ufak yarıklar açıyordu. Gömdüler savaş baltalarını, can suyunu da vermediler. Bahara kadar çürüyüp gitsinler diye toprak altında. O an farkına vardı, o gözlerindeki ışıltı yeni bir şey değildi. Kana bulanmış baltalardan yansıyan ışık gözlerini almıştı. Her zaman havadaydı baltalar cümleler yarıya gelsin diye beklerlerdi. Giriş biliniyordu, gelişme sadece teferruat ve sonuç aşikar. Dinlemeye ne hacet.

-Tamam, yazalım. Dedi.

Yazmaya başladılar dünyanın iki ucundaki noktalar gibi. Birbirinden habersiz, çok da umursamadan. Aynı hikayenin farklı çevirileri gibi, iki taraflı çeviri. İyi gelmişti yazmak; tamamlanış cümleler, konular da sıralıydı. Kelimeler de memnundu durumdan.

Akrep ile yelkovan tekrar kavuştuğunda karşı karşıya geldiler. Silahsız ve insaniyet çerçevesinde. Aslında tüm sorunu tamamlanamamış bir yap boz çıkarmıştı. Eksik parçalar vardı. Neredeydi bu eksik parçalar? O ana kadar geldikleri yolu geri gitmek zorundaydılar. Mutlaka  bir yerlerde düşmüş olmalıydılar. Herkes kendine göre kelimelerle çizdikleri haritalarını aldılar, yola koyuldular.

Büyük yol kat ettiler geri geri. Ortak noktadan farklı menzillere giden yolları hiç kesişmemişti. Bazı anılar tazelendi, silinmişlerin hatıraların üzerinden geçildi. Kayıp parçalar yoktu ortalıkta. Köşe bucak tüm ortak geçmiş didik didik edildi. Elleri boş ve mahkum geri geri gittikleri yolu tekrar geri gideceklerdi. Hiçbiri eli boş dönmeyi kendine yediremedi. Birer kopyasını aldıkları parçaları eksik resme baktılar uzun uzun. Detaylar da eksik yoktu, esas karakterler belli olmuyordu resimde. Hafızalarında da kopya hazırlamamışlardı. Uzayan hafıza zorlamaları da fayda etmedi. Eller vardı resimde; hani şu çorak tene baharı getirenlerden. Kış gelince ayaz rüzgarlara karşı kalkan olan kollar vardı, sardıkça uzayanlardan. Kokusundan sarhoş eden bir boyun vardı, kendini kaptırınca ormanın derinliklerine sürükleyen büyülü olanlardan. Derinlere sürüklendikçe daha derin uykulara daldıran, uyanılmak istemeyenlerden.

Yüzler eksikti sadece. Hatırlamaya çalıştıkça daha da unutmaya başladılar. Ellerinde kalanlarla yetinmeliydiler. Sonuçlar genelde aşikar olurdu ama düşünememişlerdi. Onu tüm tehlikelerden koruyacak orman gün gelip de onu ondan edebilirdi. Düşünememişti işte. Geçmişin gedikleri geçmişte dolmalıydı, şimdi ne yapılsa kar etmez. Bir karar verilmeliydi; ya geriye kalanlarla yetinilecek, eksik ve gizelimli bir resimle, yada görebildiği tüm renklerle yeni ve tam bir resim yapacaklardı.

19 Mart 2012 Pazartesi

Oyun...


Herkes yerini almıştı salonda. Heyecan dorukta oyunun başlamasını bekliyorlardı. Seyirci kusursuzdu. Aynı oyunu belki de onlarca defa izlemişlerdi. Perde açıldı açılabildiği kadar açıldı ve kadın oyuncunun çığlıkları ile oyun başladı. Seyirci her zaman olduğu gibi aynı sevinçle karşıladı perdenin açılışını. Oyuncular tam yerlerindeydi ve rollerine iyi çalışmışlardı. Kendilerine olan güvenleri duruşlarından belli oluyordu. Sonra o girdi sahneye ağlayarak, gözleri kapalı. Gözleri açık tüm oyuncular sevinç duygusunu o kadar iyi verdiler ki seyirci oldukça etkilendi. İlk alkış koptu, salon çınladı. Alkış biraz erken geldi. Halbuki oyun daha yeni başlamıştı. Bu pek olağan değildi. Seyirci de inceden bir tuhaflık olduğunu sezdi ama fazla düşünmeden seyre devam etti. Asıl itibariyle bitmek üzere olan bir öyküyü biraz da uzatmak için gelmişti sahneye buraların yeni bir yüzü olarak. Öykü son demlerini yaşayan bir birlikteliğin ana karakterlerini ayrılmaktan kurtarmak için geldin. Bakışları ona çevirdiklerinde içlerini dolduran lavlar gözlerinden taşardı ama başka yöne çevrildiğinde soğuk kuzey rüzgarları savururdu. Öyküye araç olarak gelmişti ama artık amaç olmuştu. Ondan beklenenler oldukça yüksekti. Seyirci de bu yeni yüzün performansını merak eden gözlerle izliyorlardı oyunu. Ağzından çıkan ilk kelimeler büyük heyecanla dinlemişlerdi. Aynı heyecan onun için de geçerliydi. Sahneye ilk çıkışı, kendi sesini ilk duyuşuydu. Biraz erken başlamıştı sahneyi adımlamaya. Bu beklenmedik durum şaşkınlıkla karışık bir neşeye sebep oldu salonda.Seyirci bu oyunu daha önce defalarca seyretmişti ama yeni oyuncular görmeyi severlerdi. Diyalogları oyuncular kadar iyi bilirler. Bir değişiklik olduğunda hemen tepki verirlerdi. Metin o kadar iyi yazılmıştı ki, değişikliğe gerek yoktu zaten. O daha ilk adımlarını atarken birinci perde sona erdi.
            Ondan önce sahneye çıkanlar kadar iyi bir performans sergilemişti. Büyük beğeni topladı. Kalabalık ikinci perde için sabırsızlıkla bekliyordu. Onları daha fazla bekletmeden ikinci perde başladı. Yeni oyuncu ilk perdedeki adımlarıyla heyecanını biraz bastırmış halde sahneye çıktı. Öykü aynı seyrinde devam etti bir süre. Birden tüm replikleri unutuverdi. Tek bir kelime bile hatırlayamadı. O anda sahnede tek başına kaldı. Bir ayaz esti sahnede. Soğuk üst üste tokatlar indirdi yanaklarına. Fakat oyun devam etmeliydi. O da sanki biri kulağına fısıldamış gibi içinden geldiği gibi devam etti oyuna. ‘Gelenler hiç gitmeyecek, gidenler hiç gelmeyecek gibi’ kaçıverdi dudaklarının arasından. Salondan tepki gecikmeden geldi. Metinde böyle birşey yoktu. Durumu toparlamak için vaktinden önce sahneye atılan diğer oyuncular oyuna devam etmeye çalıştılar. Kalabalık biraz yatışır gibi oldu fakat o oyunun geri kalanını da içinden geldiği gibi oynamaya devam edince diyaloglar manasız olmaya başladı ve daha da kötüsü seyirci hiçbir anlam veremedi. Diğer oyuncular da ne yapacaklarını bilemez bir halde sahnede kalakaldılar. Sahneye ilk çıktıkları zamanki heyecanın kat ve kat fazlasını hissettiler. Bütün oyunu berbat etmişti. Ne hakla metine aykırı davranabilirdi. Sufle isteyebilirdi. Sahnede açık açık unuttuğunu söylese bile bu durumdan daha az tepki görürdü. Seyirciler bile ona yardımcı olacak kadar metni bilirlerdi. Daha yeniydi buralarda, anlayış gösterirlerdi. Ama bunların hiçbiri aklına gelmedi. Sanki o anda kontrolünü kaybetmişti. Seyirci huzursuzluğunu hemen gösterdi. Salondan ıslıklamalar, yuhalamalar ve bazı ağza alınamayacak hakaretler duyuldu. Daha içine düştüğü durumu kavrayamadan ilk adımlarını attığı sahnede bu tepkileri görmek korkuttu onu. Aslında oyun böyle devam etse, daha güzel olabilir diye düşünmeden edemedi. Yüzünde korkunun verdiği tedirginlik ile ilk adımların heyecanının verdiği mutluluk birbirine karıştı. Yerinden fırladı fırlayacak gözleri koltuklarından sahneye hücum edecek kadar hiddetlenmiş kalabalığın gözleri ile kilitlendi kaldı.Diğer oyuncular belki daha anlayışlı davranabilirlerdi, ne de olsa oyunda anne ve babayı oynuyorlardı. Onlar da kalabalığın hiddetinden çekinmiş olacaklarki onu tuttukları gibi sahneden aşağı attılar. Oldukça sinirli olan kalabalık onu salonun çıkışına kadar sürüklediler. Artık bu sahnede hiçbir oyunda yer alamazdı. Haddini aşmıştı, hangi hakla metni kafasına göre değiştirme hakkını kendinde bulabilirdi. Kalabalığa beklemedikleri, değişik birşey nasıl sunmaya kalkardı. Dışarı! Dışarı! sloganlarıyla kovuldu o çok sevdiği sahneden. Sahnede söylediği içinden gelen kelimeler bu sonu ifade ediyordu. ‘Gelenler hiç gitmeyecek, gidenler hiç gelmeyecek gibi...’


18 Mart 2012 Pazar

Masal...


Yavaşça attığı adımları bir bankın önünde durdu. Güneşin ellerini alabildiğine uzattığı bir gündü ve ne yaparsa faydasızdı. Kurtulamazdın ansızın bedeninin saran kollarından.  Fazla da direnmedi, yüzeysel bir durum değerlendirmesi sonunda halkının kıyıma uğramasındansa onurunu yitirmeyi göze alan bir komutanın şahsına ait mağrurluğuyla teslim oldu ve kendine bankın boyalı kucağına bıraktı. Uzanmış eller yüzüne ulaştı ve gevşek bir tebessüm yaydı dudaklarının çevresine. Yakınlardaki bir diyalog geldi kulağına. Bir kadın sesi; ‘Bugün bir iki kilo vermişimdir’ diyordu. Ona bir başka bir kadın sesi karşılık verdi; ‘Hakkaten, bugün yeterince yürüyüş yaptık’ Bakışlarını seslerin geldiği yöne doğru çevirmesiyle kan beynine sıçradı. Mendilinin altındaki kuşu yokeden bir hokkabaz gibi kaybetti yüzündeki tebessümü. Yanında biri olsaydı, kuşun nereye gittiğini merak eden bir çocuk gibi şaşkın bakardı yüzüne. Kendisi de bilmiyordu tebessüm nereye gitti. Tek fark o tebessüm geri getirilemeyecekti artık. Yüzünü döndüğü tarafta neredeyse enleri boylarına eşit iki organizma gördü. Hayli gelişmiş organizmalardı. ‘Bu hale gelene kadar aklınız neredeydi!’ diye mırıldanarak adımlarının dizginlerini saldı.
Parkın derinliklerine doğru yürümeye başladı. Canı sıkkın olduğunda yaptığı gibi daha önceden yaşadıklarını başkaları yaşarken görmek onu keyiflendirirdi. Tıpkı bir tohumdan fide, fideden de meyvenin olması gibi, bir süreç takibi. Sanki bir kabahat işliyormuş gibi kuytulara sığınmış aşıklar her güzel şeyin bir sonunun olduğundan habersiz adına gelecek planları dedikleri hayallerini inşa ederlerdi. Harçlarına öpücükler karıştırırlar ve hiçbir zaman malzemeden çalmazlardı. Heyecanları da bundandır. İçlerindeki çocuk hala hayattadır. Olgunlaşmak adına öldürmemişlerdir içlerinde çocuğu, heyecanlarını. İnsan büyüdükçe acımasızlaşır, gözünü kırpmadan öldürür. Adı olgunlaşmaktır cinayetin, faili her zaman ki gibi meçhul.
Bugünlerde keser yolunu eski kişisel hikayeler ve böyle olmadık zamanlarda akla gelir zaman aşımına uğramış davalar. Bir hayaletle kavga etmek gibidir. Savur yumruklarını, üzerine atıl. Hikaye giderek daha da soyutlaşır, peri masallarına dönüşür. Zamanı kontrol edersin gece yarısına ne kadar var diye tutunacak bir örgü saç ararken. Kurbağa öpmeye de razısındır. Köşeye sıkışmış gibi hissettiğnde cüceleri beklersin yardımına koşsunlar diye. Farkına varmazsın sonu gelmez. Sen de dahil herkes üçüncü şahıs olmaya başlar sen masalın sonunu ararken.
Güneş birden çekmişti ellerini yüzünden. Ağlamasına ramak kalmış bir küçük çocuk gibi ürperdi teni. Geri geri adımlar atarak gitti güneş. Bulutlar mani olmazsa yine geleceğim der gibi göz kırptı ufukta kaybolmadan.

10 Mart 2012 Cumartesi

Hikaye...


Ben: Olmadı, beceremedim.

Kendim: Ne? Neyi? Neden?

Ben: Bilmiyorum, neye sarılsam, gerisi gelmedi. Elimde kaldı neye tutunduysam.

Kendim: Sence neden?

Ben: Sürekli aynı soruları sormayı keser misin?

Kendim: Ha..ha ..ha..ha…Ne kadar da kibarsın!

Ben: Bu gece eğlencen oldum galiba.

Kendim: Her zaman öyleydi, sadece sen yeni fark ettin.

Ben: Düşündüklerimden ve değer yargılarımdan çoğu kişiye eğlence olduğumu biliyorum ama anlayamıyorum. Bu sefer soru sorma sırası bende, sence neden böyle oldu?

Kendim: Sen sürgün kral’ın hikayesini duydun mu?

Ben: Hayır, nedir hikaye? Anlatsana…

Kendim: Hikaye şöyle: 

           ‘Yıkılıyordu saray. Çöküş çoktan başlamıştı, hatta sona ermek üzereydi. Hiçbir kral sarayı başına yıkılmadan kabullenmezdi, o da kabullenmedi. Ne de olsa kralların kaderi değişmezdi, değişmedi. Yıkılırken molozun altında sadece krallar kalırdı ama oradan onu neyin çekip çıkardığını hiçbir zaman hatırlayamadı- çok da üstelemedi. Hep nedenleri sordu kendine. Doğaya karşı durmasıymıydı çöküşü getiren. Hiç topraklarını genişletmeyi düşünmedi. Daha sahip olduklarına doyamadan başka güzellikleri aramak kimin aklına gelirdi. Bir erkek daha karısının güzelliğine doyamadan nasıl olur da baba olmayı aklına getirir. (Evet, fazla insana özgü bir durum). Olanlar olduktan sonra daha iyi bağlanabiliyor nedenler ve sonuçlar. Neden; doğa kanunlarını çiğneme girişimidir. Sürekli değişim halinde olan olgunun bir parçası olarak değişimi reddetme ve bütünün geri kalanını değişmeme konusunda kışkırtmak. Kral ne kadar yüksek ve kalın duvarlarla çevriliymiş meğer. Duvarın üzerine yıkılma ihtimalini hiç düşünememişti. Amaca odaklanmıştı ve alternatif sonuçların aklına gelme lüksü yoktu. (İleri derece hayalperestlik, tehlikeli). Yıkmaya çalıştığı duvarlar bir anda sarayının duvarları oluvermişti. Başına yıkılırken farkına vardı. Kralların kaderi değişmez hiçbir zaman. O gün geldiğinde arkasını dönüp korumaya çalıştığı güzelliklere baktığın da pek de bir şey kalmadığını görecekti. Eskiden saray olan molozun altında sadece krallar kalır. Artık parmağındaki saltanat yüzüğünün de bir değeri kalmamıştır. Bir metal parçasıdır artık ve çok fazla olmasa da sadece maddi değer ifade eder.
            Giyebileceği  en büyük hüküm giydirilmiştir. Sürgün gideceği yeri bile bilmeyen eski bir hükümdar, tarih kitapları böyle yazacaklardı hakkında. Hükmüne şöyle bir not da düşülmüştü; ‘Artık sıradan biridir, halk yığınlarına karışmalıdır’. Bu üstü  kapalı bir idam cezasıdır.’

Ben: Hımmm... Trajik.

Kendim: Evet, trajik…kaçınılmaz…

Ben: Sonra ne olmuş peki?

Kendim: Kralın yolu bir kaptanla kesişmiş.

Ben: Kaptan mı? O da nereden çıktı? Kralla ne alakası var?

Kendim: O okuduğun kitaplar ne işe yarar, söyler misin? Raflara dizmekle olmaz. 

Ben: Bunları daha sonra tartışırız, sen hikayenin devamını anlatsana…

Kendim: Tamam, tamam. Anlatıyorum. Kaptanın kaderi kralinkine benzer aslında.

‘Gemisine dolan su onu da içine çekmeye başlayana kadar batmak uzak ihtimaldir. Karşısında durduğu, savaştığı duvarlar değil, dalgalardır. Kral duvarların altında kalır, kaptan da boğuştuğu dalgaların koynuna bırakır kendini. Yine dalgalarla boğuşarak karaya çıkmaya çalışır, kral ise yıkılan duvarların arasından yeni dünyasına, sürgüne….’

Ben: Tamam, anladım ne demek istediğini.

Kendim: Sonra bir yeni yetme seyyah ile karşılaşmışlar.

Ben: Dur, dur. Gerisini ben devam ettireyim

Kendim: Tamam. Hadi bakalım…Sonunda okuduklarından ders çıkarmaya başladın. Seni dinliyorum. Göster bakalım neler öğrendin.

Ben

‘Yolu yarılamıştı hibesindeki deliği farkettiğinde. Sürekli uzayan, sonu gelmez yolların büyüsü kaplamıştı tüm düşüncelerini. Her adım yeni bir heyecandı artık. Doğduğu toprakları terkederken iyi veya kötü yaşanmış ne varsa doldurmuştu hibesine ama terketmenin sadece olumsuzları alıp gitmek olduğunun yeni farkına varmıştı. Hibesindeki delik aslında bir süzgeçti ve sadece güzel anıların düşmesine izin vermişti. Her düşeni toplamak onu terkettiklerine bir adım daha yaklaştıracaktı. O zaman gitmenin ne anlamı kalırdı. Geri dönüp düşenleri aramak mı yoksa hibesinde kalanların gidenlerin tüm izlerini silmesine izin vermek mi? Bir anda yolun tüm heyecanı ve büyüsü kayboldu….’
Kendim: Güzel…Sonunda bir işe yaramaya başladılar. Artık kağıt yığını olmaktan çıkıp, eser adını almaya hak kazandılar. En azından  senin için. Dışarı çıkıp bunu diğerlerine göstermek ister misin?
Ben: Tabiki, neden olmasın?


***********************************************************************


Kendim:  Direnme artık, Kendin yetmezmiş gibi başkalarını da kendi bataklığına çekmeye çalıştın. Merak etme, peşinden başkalarını da sürükleyemeyeceksin. Ölenlerden örnek olmaz, ibret olur. Senin adını duyanlar ibret alacaklar. Senin gibi duvarlara saldırmayacaklar. Yıkmak yerine sevmeye çalışacaklar. Onlar yaşayacak, sen öleceksin.