An... O an, kuyuya düşen taş ile aynı hissi paylaşmak.
Taşın son sözlerinin yankısı gibi havada asılı kalmak. Her şey bir an ortaya
çıkar, bir anda değişir değişen. Bir nota eliyle koymuş gibi bulur mesela en
kuytudaki labirentlerin duyarlı köşelerini. Şarkı sonsuza kadar yankılanır
labirentlerin pasajlarında; bir anlık notadan doğar, çoğalır. Yitmez boşlukta
yankı, aksine giderek yoğunlaşır uğultusu. Korkarsın ufak ufak bilinmez
derinliğinden gelen seslerden. İçinde varlığından haberinin olmadığı bir şeyi
uyandırmış gibi çocuksu bir korku hissedersin. Her çaresiz insan gibi gözüne
göklere dikersin, umut tarlalarına. O anda, bir anda, farkedersin çevrendeki
duvarları ve üzerindeki küçük deliklerden sana bakanları. Aralarından akan bir
duru su... Akar gider etrafında olup biten her şey gibi, seyredersin. Akar
gider. Hiçbir şey beklemez seni. Seninle ya da sensiz akar gider. Kırık aynadaki
yansıman gibi itici gelir bir zaman sonra. Gölgeler gelir üzerine. Ama
gölgelerin arkasındadır ışık, yanılırsın. Ürkek bir geri adım ve duraksama. Klasik
ne yapacağını bilememe hali işte. Kulaklarında yankılar uğuldarken hala,
beyninin her lobu başka bir komut verir vücuduna.
Bir araf hali insanın, sarar yine benliğini. Kendi
labirentlerinde kaybolmak mı gölgelere karşı ışığa yürümek mi... Her zaman bir seçenek daha vardır diye düşünürsen
eğer; durup beklemek, teslimiyeti kabul etmek. Hangisine olduğunun bir önemi
olmadan , beklemek, kusursuz pasifizm. Sonsuzluk kavramı o anda anlam kazanır,
herşey gibi bir anda.
