23 Şubat 2014 Pazar

Bay Kimliksiz ve Kişisel Sayıklamaları : Bozkırkurdu II....

Konuşmak, anlatmak lazım dedim o gün karşısında sessizce oturan bayana. Ne anlatmak lazım? diye sorarken söylesen de benim için bir anlamı olmayan bir şey olacağı kesin der gibi bir ifade vardı yüzünde.
Anlatmak istedim yine de; postahanede kaybolacak, gideceği kişinin haberi bile olmayacak bir mektup gibi.  Bu kısa zihin yolculuğunu yarıda kesen cümlesi geldi ardından, Ne anlatacaksın bakalım? Ne varsa dedim içimde, ne taşıyorsa içimdeki nehir, sıkılmadan, düşünmeden, kendi kendime konuşur gibi, alakasız birine anlatmak lazım kendimi! Konuları birbirine bağlamadan, anlaşılmak derdi olmadan anlatmam lazım ama bir fincan kahve ile bir paket sigara içer gibi hızlı olduğu kadar da yavaş anlatmam lazım. Masal gibi anlatmam lazım, mümkün olduğunca gerçekdışı.  Anlamasınlar karşındakiler, umrumda olmadan anlatmak. Zaten anladıklarında ya da anladıklarını zannettiklerinde o yapmacık katılıyorum tavırları yeterince sıkıcı oluyor. O anlarda şişelere haykırmak bile daha mantıklı geliyor.


Anlat o zaman diyerek beklediğim cevabı verdi. Anlatıyordum zaten o cümleyi söylerken ama farkında değildi neyi kastettiğimin ve benden daha da anlatmamı istiyordu. Aslında tam da aradığım kişiydi karşımdaki. En azından içinde bulunduğu çarkların arasından haykıramayacak,  başını gökyüzüne kaldırmayı bırakalı uzun zaman olmuş biri olarak bana hayatın güzelliğinden bahsetmeyecek ve politika ile kirlenmiş zihninden çıkanları ezbere önüme sunmayacaktı. Söylediğim her cümlenin arasına ‘hımmm, evet, anlıyorum, bence öyle değil ama’ gibi zeminsiz ve temelsiz kaçak inşaatlar yükseltecekti. Karşımdaki gibi kişilere daha önce yeterince şans vermiştim ve hüsran kaçınılmazdı çünkü katlanma sınırım çok düşüktü, her ne kadar bana mantıklı gelse de.


Tüm aklımdan geçenleri izlerken bence insanın en güzeli meczup olanlardır dedim. Hem konuyu değiştirmek istedim hem de kafasının içindeki çarklar alışılmışın dışındaki dönüşlere ne kadar adapte olabilecek ve politik pislikleri kafasından atabilecekmiydi merak ediyordum. Meczuplar işte! Dünyanın en güzel insanları! Senin ya da benim gibi değiller dedim kendimi de katıp doğrudan eleştiri yöneltmek istemedim. Savunmaya geçmesi istediğim son tepkiydi çünkü. Senin, benim gibi değiller, birilerine bir şey kanıtlamak mecburiyetinde değiller. Mesela şuradaki durakta bekleyen adama bir bakar mısın. Ne kadar güzel giyimli ve bunu korumakta kararlı duruyor. Durumu diğer tarafında incelersek eğer; bu şekilde hazırlanması için en azından bir saat erken uyanması gerekir, üzerindekine salt bir amblemden dolayı bile iki katı fiyat ödemiş olabilir ki gösterdiği özen bunu belli ediyor zaten. Bu kişi kendini çevresindekilere bir şey kanıtlamak zorunda hissediyor. Meczubun öyle bir zorunluluğu yok. İstediği yerde uyuyabilir, istediği yer oturabilir ve kimse ona neden böyle yaptığı ile ilgili tek bir soru bile sormaz. Dolayısıyla dünyanın en güzel insanlarıdır onlar. Özgürdür.

Konuyu daha devam ettirmek isterdim. Gayet keyifli gelmişti bana, yazın habercisi bir günde bir sahil çay bahçesinde güneşin tadını çıkarırken. Son kırk beş dakikadır konuşuyordum, anlatıyordum fakat reaksiyon konusunda bir sıkıntım vardı. Sevişelim dedim sonra çayımın son yudumunu içerken ve başka yapacak bir şey kalmadı dedim içimden.


Diye yazıyordu hiç kullanılmamış bir ajandanın tam ortasında ve sonradan eklenen bir paragraf ile bitiyordu.
‘Bunlara kafa yormak mantıklı gelmedi o an. Aslında soru işaretlerinin kontrolsüz bölünmeye başladığı zamanlardı. Karıncaların kafatası sahillerine ilk çıkartmaları yaşanıyordu, farkında olmasam da. Böceklerin tanrısı şimşekler çaktırmamıştı daha düşüncelerimin karanlık labirentlerinde. Bozkırkurtları cirit atmıyordu tekinsiz arazilerimde. Winston sigara tüttürmüyordu çırılçıplak dikildiği penceremde. Kısaca, o zamanlar daha olric yoktu’