29 Kasım 2015 Pazar

Bay Kimliksiz ve Kişisel Sayıklamaları: Gaius Martius...

     Ufuktan doğan güneşin ilk ışıkları sigarasının dumanını görünür kıldığı an kendine geldi. Perdenin sökülmüş kenarına takılmış gözlerini aldı gerisin geriye. Ne zaman takılmıştı neler akmıştı gözlerinin önünde bilincinde değildi. Kısa süren bir afallamadan sonra kendine geldi. Bütün gece rüya gördüğü bilmesine rağmen hiçbir şey hatırlamaması gibi bir şeydi; kuyunun dibinden görünen bir perde söküntüsü, bir silüet, bir anda parlayan ateş ile görünüp kaybolan oda ve karanlık... Aslında daha önceki sabahlardan pek farklı değildi. Bu sebepten daha sonra dönmek üzere üstün körü geçti. Sorgulamadan. Hayat devrinde çalışınca kimse rahatsız olmuyor. Beklenti dibe vurunca daha mı rahatlıyoruz acaba? Kim bilir? Beklenti ile sürpriz eğrisi ters orantılı mıdır? Bu konular birkaç bira sonrası sorulması gereken sorulardı. Aklının zamanlaması bazen başarısız oluyordu. Kafanın içinde biriyle yaşamak zor oluyordu bazen ama geçici de olsa, piçliği unutturuyordu.

    Bir homo sapiens eğilimi olarak; düşüncenin duraksadığı an bir sigara yanar. O da aslını inkar etmedi ve sigarasını yakıp derin bir nefes alıp güneşin hizmetine bıraktı. Yavaşça. Yıllar önce bu gösteriyi keyifle izlediği gün geldi aklına. Hayıflandı. Neden hayatının devrine dahil etmediğini düşündü. İnsan kendi hayatını sonu yokmuş gibi yazabilseydi keşke. Yazabildiği kadar, detay detay. Zaten birkaç yıl sonra detay falan hatırlamazdı. Pratik ve uygulamanın ne denli farklı olduğunu bilebilirdi belki o zaman. ‘Neyse’ dedi son nefesini ışıkların sessiz resitaline bırakırken. Yeniden. Yine zihin altının kendine hazırladığı hoş bir hediyeydi. Demek hayatı devrinde ilerliyordu.

    Şehrin en eski fahişesini çağırmak istedi o anda. Anlatsın diye sadece. Sabaha kadar anlatsın. Üzerinden geçen şehri anlatsın. Şehrin en yeni travestisini çağırmak istedi. Anlatsın istediği kadar. Ne isterse anlatsın. Şehrin tüm paralel yaşanan hayatlarını duymak istiyordu. Kimsenin haberinin olmadığı hayatları, yada filmlerden öğrendiklerinden bambaşka, duymak istiyordu. Kendilerinin yazdığı hayatları da dinlemek istiyorum. Her ne kadar sıkıcı, tek düze ve devrinde hayatlar anlatacak olsalar da onları duymak istiyorum. Paralelliklerinden rahatsız masal misali anlatacakları kişisel ütopyalarını da duymak istiyorum. Çaktırmadan. Belki de ben de anlatırım benimkileri, Zamyatin’i andıran ütopyalarımı, yeterince alkol sponsor olursa tabi.

    Yeterince alkol olursa, umarım hepimize yetecek kadar olur. Sokaklara dökülmek için yetecek kadar ki o ana kadar bir bankacını yüzüne ‘Banka açmak banka soymak kadar suçtur’ diyebilir, ona manasız gelecek olsa da,  herkese ‘Tanrının hatalarından biriyiz, yüzlerce peygamberle düzelmeyen hatalarız’ diye bağırabiliriz. En azından, biri bizi güzelce pataklayıp bir kenara atana kadar haykırmak için yetecek kadar ki ütopyalarımdan biridir; çoğunluğun kafası güzel kişisel devrimlerinin ardından sokaklara dökülmesi, kansız ve silahsız, içimizden taşan devrimler, kabına sığmayan.

    Sanırım hepimiz parti bitmesin istiyoruz! Tek sorun bu galiba. Aynadaki yansımaların neler yapacağından korkuyoruz. Sancısız doğumlar istiyoruz, kansız devrimler. İmkansızlığının farkında olsak da gerçeklerle karışık ütopyalar kuruyoruz. Gelgitleri durduramıyoruz. Gebe kalıyoruz içimizden doğanlara, yarım yamalak da olsa aya. Sancı vurduğunda dolunay olmasın diye dualar ediyoruz boşluklara. Kurusıkı kutsal kitap enstantaneleri.


    Ortalıkta piç misali bir Coriolanus. ‘Ben’ yerine ‘biz’ olduğu sürece Martius her daim piç. Herkesin kişisellikten yüce değerleri var. Herşeyi manalandıran melodiler eskidikçe hayatının ilk tanrıçaları ölmeye başlıyor. Zamanla terkedilmiş mabet çok, Martius hep piç.

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Fotoğraf Okumaları 9 : KARANLIK...






Usulca doğruldu yerinden. Engelleyemediği bir huydu bu; sanki o an sonu belirsiz bir yola çıkacakmış gibi kalkar, birkaç saniye sonra öylece geri otururdu. Halbuki biliyordu o kapıda büyülü bir şeyler vardı. O adımı attığında üzerine çığ düşüyordu, sert bir rüzgar yüzünü tokatlıyor, bacakları soğuktan donmuş gibi kıpırdamaz oluyordu. Uzuv kontrolleri en düşük seviyeye çekilir, orada öylece kalırdı. Tüm bu duyguları aynı anda yaşamak yerine ayağa kalktığı anda birkaç saniye olacakları düşünüp orada öylece kalmak yerine öylece yerine geri otururdu. Dalardı gerisin geriye kaçar gibi çıktığı düşüncelerine. Arada perde arasından sokak lambasının altında uçuşan buzdan ateş böceklerine dalardı bakışları başlangıç olarak. Ardından dünyada gidemediği ve kesinlikle gidemeyeceği şehirleri düşünürdü. Bazen dünyanın şehirleri umurunda bile olmazdı. Sadece birkaç yüz kişinin bir türlü terk edemediği bir yer… Eski ile yeninin birbirine karışmış mimarisinin insanının kararsızlığını ifşa ettiği bir yer. Eskinin mat taş evleri umutsuzluğu, yeninin o yapay, ucuz canlılığı biraz daha idare edebiliriz duygusunu haykırsın. Sonu geciktirmek isteyenlerin faydasız çabaları sadece birer yamadan ibaret olsun. Gelecekler yığına karışmaya. Dağlarda eriyen karın usul usul, ince ince akması gibi önce çaylara karışacaklar arından nehirlere ve denizi bulacaklar sonunda. Dipsizde kaybolacaklar. Zaten kaybolmaya gelmiş olacaklar.


Gün gelecek, sabaha kadar şehri bekleyenler de toplanacak kamplara. Birkaç göstermelik soru ve ucuz sorgu sahnelerinden sonra kaçınılmaz akıbete yol alacaklar. Akşamüstü şehrin kan basıncını ölçmeyecekler mutfak pencerelerinden. Sabah ayazında kumruları duymayacaklar. Işıklarını görüp ısınacaklarını zanneden güvercinlere o evin şehirdeki en soğuk ev olduğunu anlatmayacaklar. Rahatın, sıcağın karanlıkta olduğunu anlatmayacaklar, kendilerinin ne gibi bir batakta olduklarını da. Gözleri açık karanlığa gitmeleri gerektiğini söylemeyecekler onlara, dışarıya soğuk sızan pencerelerinden. Acele etmeyecekler bunları söylerken. Artık çok geç olduğunu bildiklerinden çok da uzatmayacaklar. Gerçeğin rüyasını görürlerse gözlerini açmadan tekrar karanlığa uçmaları gerektiğini söylemeyecekler. Kafka ismini duymalarının bile zehir olduğundan, her şeyin onun başının altından çıktığından bahsetmeyecekler. Her geçen gün daha eksildikleriyle kaldıklarını söylemelerinin de bir faydası olmayacak. Şehrin geri kalanından bir farkları olmayan kumrular zaten anlamayacaklar bunları ama şehri bekleyenlerin yangın çıkışı da olmayacak. Pencerelerinin gıcırtısı sabahın sessizliğini bozacak, ışıkları uyuyan şehrin üzerinden leke gibi gözükecek. Temizlenmesi gerektiği anlaşılacak o gün. Uykularından vakitsiz uyananların huysuzluğu gösterecek yerlerini. Siyah elbisedeki beyaz iplik parçası olacaklar. Sessizliği bıçak gibi bölecek süpürgelerin gürültüsü. O ana kadar zaten olanlardan habersiz kumrular uçup gidecekler, geri gelmemek üzere. Bir ışık olmayacak onları çeken, sadece karanlık kalacak geriye. 

Dipsize yitmeye gelenler şanslı olacaklar o gün. Uyuyan şehrin üzerindeki lekeler onlara yamalarını hatırlatmayacak. Kusursuz karanlığı sunacak onlara şehir. Olan kumrulara olacak.  

12 Nisan 2014 Cumartesi

Bay Kimliksiz ve Kişisel Sayıklamaları - Köpük.....



Ev... Bu hengamede zaman almıştı kendini bulması. Bulduğunu zannetti bazı bazı ama kahverengi köpükler bulanıklaştırıyordu sularını. O anda farkına vardı. Dikiz aynaları gibi kahverengi köpükler, mahallenin yaramaz çocuklarının hava kararınca kendilerine has heyecanlı hınzırlıkları esnasında yönü kaymış. Görmek istemediğin yerleri gösteren aynalar, gözüne sokar gibi... Tiksindiğin şarkıları ezbere söylerken kendini yakalamanın verdiği kendinden nefret etme hissi ile zaten geç kaldığını bilip yine de yetişecekmiş gibi koştuğun,  arkasından bakarken suratına yapıştırdığın maske gibi sahtelik ile karışık bir ruh hali gelir çöreklenir üzerine. Yağmur yağsın istersin. Dışarıdaki güruha biraz daha yaklaşmak için gittiğin duraklar gelir aklına o zamanlar. Yağmur yağsın istersin, bir nebze olsun onlara karışmak isteği doldurduğunda içini. Yağmurdan kaçanlar sana gelir, iyi hissedersin. O mırıldandığın şarkıların fonunda aksın dursun istersin. Yağmur fahişe şehrin orospularını kırklarken köpürerek yükselir duyduğun saygı ıssız sokakların post-modern duvarlarında sabahlayanlara.

En iyi ihtimalle küllükte sigarasını söndürecek yer bulamadığı anlarda, en kötü ihtimalle de izmarite dayanmış yangının parmaklarını yakmaya başladığı zamanlarda aklına gelirdi bu düşünceler... Yağmur koklardı havada ama yağmazdı hiçbir zaman. Hep geç kalırdı. Kuru kuru mırıldanırken şarkı söyleyen şairin şarkılarını duman daha da bulanıklaştırırdı köpüklenmiş, bulanık ve tek renk ufukları. Her nasılsa karanlık eşdeğer geliyordu köpürmüş ufuklara. O anlarda hatırlardı yine, karanlığın huzurlu sonsuzluğunu, tutsakları özgür bırakan şarabı, böceklerin tanrısını ve adaletli olmaya mecbur olmayan Azil'in tanrısını ve manayı bulamayanı göğüs kafesinde bir et parçası ile canlı canlı çürümeye mahkum eden o tanrıyı...

23 Şubat 2014 Pazar

Bay Kimliksiz ve Kişisel Sayıklamaları : Bozkırkurdu II....

Konuşmak, anlatmak lazım dedim o gün karşısında sessizce oturan bayana. Ne anlatmak lazım? diye sorarken söylesen de benim için bir anlamı olmayan bir şey olacağı kesin der gibi bir ifade vardı yüzünde.
Anlatmak istedim yine de; postahanede kaybolacak, gideceği kişinin haberi bile olmayacak bir mektup gibi.  Bu kısa zihin yolculuğunu yarıda kesen cümlesi geldi ardından, Ne anlatacaksın bakalım? Ne varsa dedim içimde, ne taşıyorsa içimdeki nehir, sıkılmadan, düşünmeden, kendi kendime konuşur gibi, alakasız birine anlatmak lazım kendimi! Konuları birbirine bağlamadan, anlaşılmak derdi olmadan anlatmam lazım ama bir fincan kahve ile bir paket sigara içer gibi hızlı olduğu kadar da yavaş anlatmam lazım. Masal gibi anlatmam lazım, mümkün olduğunca gerçekdışı.  Anlamasınlar karşındakiler, umrumda olmadan anlatmak. Zaten anladıklarında ya da anladıklarını zannettiklerinde o yapmacık katılıyorum tavırları yeterince sıkıcı oluyor. O anlarda şişelere haykırmak bile daha mantıklı geliyor.


Anlat o zaman diyerek beklediğim cevabı verdi. Anlatıyordum zaten o cümleyi söylerken ama farkında değildi neyi kastettiğimin ve benden daha da anlatmamı istiyordu. Aslında tam da aradığım kişiydi karşımdaki. En azından içinde bulunduğu çarkların arasından haykıramayacak,  başını gökyüzüne kaldırmayı bırakalı uzun zaman olmuş biri olarak bana hayatın güzelliğinden bahsetmeyecek ve politika ile kirlenmiş zihninden çıkanları ezbere önüme sunmayacaktı. Söylediğim her cümlenin arasına ‘hımmm, evet, anlıyorum, bence öyle değil ama’ gibi zeminsiz ve temelsiz kaçak inşaatlar yükseltecekti. Karşımdaki gibi kişilere daha önce yeterince şans vermiştim ve hüsran kaçınılmazdı çünkü katlanma sınırım çok düşüktü, her ne kadar bana mantıklı gelse de.


Tüm aklımdan geçenleri izlerken bence insanın en güzeli meczup olanlardır dedim. Hem konuyu değiştirmek istedim hem de kafasının içindeki çarklar alışılmışın dışındaki dönüşlere ne kadar adapte olabilecek ve politik pislikleri kafasından atabilecekmiydi merak ediyordum. Meczuplar işte! Dünyanın en güzel insanları! Senin ya da benim gibi değiller dedim kendimi de katıp doğrudan eleştiri yöneltmek istemedim. Savunmaya geçmesi istediğim son tepkiydi çünkü. Senin, benim gibi değiller, birilerine bir şey kanıtlamak mecburiyetinde değiller. Mesela şuradaki durakta bekleyen adama bir bakar mısın. Ne kadar güzel giyimli ve bunu korumakta kararlı duruyor. Durumu diğer tarafında incelersek eğer; bu şekilde hazırlanması için en azından bir saat erken uyanması gerekir, üzerindekine salt bir amblemden dolayı bile iki katı fiyat ödemiş olabilir ki gösterdiği özen bunu belli ediyor zaten. Bu kişi kendini çevresindekilere bir şey kanıtlamak zorunda hissediyor. Meczubun öyle bir zorunluluğu yok. İstediği yerde uyuyabilir, istediği yer oturabilir ve kimse ona neden böyle yaptığı ile ilgili tek bir soru bile sormaz. Dolayısıyla dünyanın en güzel insanlarıdır onlar. Özgürdür.

Konuyu daha devam ettirmek isterdim. Gayet keyifli gelmişti bana, yazın habercisi bir günde bir sahil çay bahçesinde güneşin tadını çıkarırken. Son kırk beş dakikadır konuşuyordum, anlatıyordum fakat reaksiyon konusunda bir sıkıntım vardı. Sevişelim dedim sonra çayımın son yudumunu içerken ve başka yapacak bir şey kalmadı dedim içimden.


Diye yazıyordu hiç kullanılmamış bir ajandanın tam ortasında ve sonradan eklenen bir paragraf ile bitiyordu.
‘Bunlara kafa yormak mantıklı gelmedi o an. Aslında soru işaretlerinin kontrolsüz bölünmeye başladığı zamanlardı. Karıncaların kafatası sahillerine ilk çıkartmaları yaşanıyordu, farkında olmasam da. Böceklerin tanrısı şimşekler çaktırmamıştı daha düşüncelerimin karanlık labirentlerinde. Bozkırkurtları cirit atmıyordu tekinsiz arazilerimde. Winston sigara tüttürmüyordu çırılçıplak dikildiği penceremde. Kısaca, o zamanlar daha olric yoktu’


23 Ocak 2014 Perşembe

Bay Kimliksiz ve Kişisel Sayıklamaları : Bozkırkurdu....

Ciğerlerine dolan bir tutam oksijen... Serinlik, teninde küçük kabarcıklar oluşturmuştu günün içeri hücum eden ilk ışıklarıyla birlikte. Küçük bir ‘Gerçeğe hoşgeldin’ merasimi işte, oldukça sade. Dişlerinin arasında kalan fıstık parçaları ile uyuşuk bir beyin. Yarım yamalak da olsa içine işleyen oksijen rahatsız etmiş olacak ki sigarasını yakıp her zamanki yerine, pencerenin sağ tarafında perde ile duvar arasından güzel bir açıya sahip koltuğuna geçti. İlk nefesle beraber gelen öksürük darbesi ile hem ciğerlerindeki oksijeni hem de ağzına gizlenmiş fıstık parçalarını kovdu benliğinden ve her zamanki bakışlarını sabah gezintisine bıraktı yakın muhite. Günlük rutin faaliyetler. 


Gönlünce gezinen bakışları sırasıyla; günlük bir saatlik özgürlüklerinin keyfini çıkaran takım elbiselileri, markete birşeyler almaya çıkmış günlük giysileri ile tedirgin ve seri adımlarla yürüyüp hırkasını iki eliyle karın hizasında sıkı sıkı tutan ev hanımı, parktaki ağacın arkasında gizli gizli sigara içtiğini zanneden liseli kaçakları ve onları izlemekte olan dönen dolaplardan haberi olmadan kıdemli kademeli üst çavuş olarak emekli olup sivil hayata hala alışamamış ‘ne olacak bu yeni neslin hali’ bakışlı gri pardesülü amca, molasını sigara içerek değerlendirmek isteyen birkaç saniyede bir sağa ve sola bakan süpermarketin kasiyeri (sigara içmesi asker emeklisi amcanın dikkatini çekmemiş), daha önce de badireler atlatmış karşıdan karşıya geçmek için heyecanla bekleyen ara sokaktaki tamircinin okulu bırakıp çalışmaya başlamış geleceğinden habersiz çırağı ve üniformasıyla genel kurmay başkanı edasıyla kaldırımda vakur bir şekilde süzülen bekçi...Sırasıyla göz gezdirdi hepsine de, birer birer... Eksik yoktu, fazla vardı... 


Serbest bakışlar bir noktada odaklanmaya başladı. Yine o. Ne zamandır görmemişti buralarda onu. Bir gece herkesten gizli şehrin sokak köpeği sayımını yaparken karşılaşmıştı onunla. Konuşmaya başlamaları bir hayli zaman alsa da sabahın ilk ışıklarına kadar konuşmuşlardı. Sanki ikisi de yıllardır susmuştu ve birikenlerini birbirine devşiriyorlardı. Ötekilere, diğerlerine, dışarıdakilere sorulsa meczup, deli ya da nadir de olsa ermiş olarak adlandırılandan biriydi. Bir zaman sonra o anlatmıştı sade, kendi kendine anlatır gibi, zaten o zaman anlamıştı bu kadar saattir aslında ondan ziyade kendi kendine konuştuğunu, Ben’den başka özne kullanmadan. ‘Ne hakkım vardı’ diyordu sürekli. Resim yapar gibi konuşuyordu aslında, sadece sarı takıntısı olan bir ressam gibi aralara ‘ne hakkım vardı’ serpiştiriyordu. Serpmeler ile gizem de katıyordu eserine, merak tohumları saçıyordu gelişine. Sınırları yoktu tarlalarının, kime denk gelirse saçıyordu gönlünce. 


Konuşmasını yalnızca bir kısmı zihnine kazınmış olsa da geri kalanı tutarsız pazıl parçaları gibiydi. Yaratıcısının bir araya getirebileceği parçalar halindeydiler ama o kısmı herşeyi anlatıyordu; onu o anda bulunduğu noktaya ne, neden, nasıl getirmişti... 


‘Ne hakkım vardı? Tüm bunları yapmaya. Böceklere inandım ben. Bu bulaştığım zehrin bir etkisi olamaz. Her insan böceklere inanmak zorunda değil. Bozkır kurtlarını beklemek zorunda da değil. Devrimler sancılırdır. Doğumlar ve evrimler de öyle. Sancısı kadar bedeli de olur. Ayrıca devrimler kişisel olmak zorundadır, başkalarına mal edilemez. Başkalarının evrimleri, doğumları, yeniden doğumları ya da evrimleri beni neden beni ilgilendirirdi ki? Ne hakkım vardı?’ Taşıyıcı olmak hastalıklı olmaktan beterdir. İnsanlar ne kadar öyle yaşadılarsa değişmeleri de o kadar uzun sürer. Ben neden bunu birkaç günde yaptım. Bir bakıma overdose seven bir seri katilim ben. Hızlandırılmış anka kuşu programı... Benim yaptığım işte bu! Ne hakkım var? Devrimlerin provakatörüyüm. Devrimler her zaman kanlı olur. Yeni doğacak çocuğun babasıyım. Doğumlar sancılı olur. Bana ne; insan bahardaki yeşilin güzelliğini göremiyorsa, gelişi güzel süzülen kuşların şarkısındaki daveti duyamıyorsa, tenine vuran yağmurun tazeliğini hissedemiyorsa... Ne hakkım var? Bırak! İnsanlar kendi kozalarını kendileri örsünler. Bırak! İnsanlar kendi ateşlerini kendileri yaksınlar, küllerini kendileri savursunlar. Bırak! İnsanlar kendi tutsaklarını kendileri bıraksınlar. Bırak! Taşımayı bırak artık! Zehrinde boğul! Bırak....’ 


Yavaşça çekildim yanından. Hala anlatmaya devam ediyordu ama bozkırkurtları yalnız gezerdi. Her ne kadar bozkırdurdu bekleyen bir bozkırkurdu görsem de uzaklaştım yanından. Onunla kalmam doğamıza ters düşerdi ama onu şu anda pencereden onu izliyor olmak, aklından geçenleri bilmek yeter gibi geliyordu. Sanırım insan doğasında var kendi gibi birini bulunca yakınlık hissetmek. Sanırım bu hayvanat bahçesinin en değerlisiydi bozkırkurdu...

27 Ağustos 2013 Salı

Fotoğraf Okumaları 8 : An....





An... O an, kuyuya düşen taş ile aynı hissi paylaşmak. Taşın son sözlerinin yankısı gibi havada asılı kalmak. Her şey bir an ortaya çıkar, bir anda değişir değişen. Bir nota eliyle koymuş gibi bulur mesela en kuytudaki labirentlerin duyarlı köşelerini. Şarkı sonsuza kadar yankılanır labirentlerin pasajlarında; bir anlık notadan doğar, çoğalır. Yitmez boşlukta yankı, aksine giderek yoğunlaşır uğultusu. Korkarsın ufak ufak bilinmez derinliğinden gelen seslerden. İçinde varlığından haberinin olmadığı bir şeyi uyandırmış gibi çocuksu bir korku hissedersin. Her çaresiz insan gibi gözüne göklere dikersin, umut tarlalarına. O anda, bir anda, farkedersin çevrendeki duvarları ve üzerindeki küçük deliklerden sana bakanları. Aralarından akan bir duru su... Akar gider etrafında olup biten her şey gibi, seyredersin. Akar gider. Hiçbir şey beklemez seni. Seninle ya da sensiz akar gider. Kırık aynadaki yansıman gibi itici gelir bir zaman sonra. Gölgeler gelir üzerine. Ama gölgelerin arkasındadır ışık, yanılırsın. Ürkek bir geri adım ve duraksama. Klasik ne yapacağını bilememe hali işte. Kulaklarında yankılar uğuldarken hala, beyninin her lobu başka bir komut verir vücuduna.

Bir araf hali insanın, sarar yine benliğini. Kendi labirentlerinde kaybolmak mı gölgelere karşı ışığa yürümek mi... Her  zaman bir seçenek daha vardır diye düşünürsen eğer; durup beklemek, teslimiyeti kabul etmek. Hangisine olduğunun bir önemi olmadan , beklemek, kusursuz pasifizm. Sonsuzluk kavramı o anda anlam kazanır, herşey gibi bir anda.

28 Haziran 2013 Cuma

Fotoğraf Okumaları 7 : Zaman Kayması...


Pembe tozlar serpiştiremedim ben gözlerime. Tutmadı mayası ya da ben beceremedim ama yeşil camın içinde kırmızı bir dünya yarattım kendime. O zaman inanabildim dünyanın döndüğüne, kırmızısı azaldıkça dünya daha bir yeşil oldu. Gözüme kaçan dumanın verdiği yanma hissettiriyordu bir şeyler bazen. Perde kalkınca ise dünya karanlıktı. Sonsuz bir boşluktaki kısır bir döngü. Sanırım insan dünyaya pembe gözlerle geliyordu. Ne oluyorsa sonradan oluyordu! Toz pembeden mat siyaha seyreden yolculuk başlıyorlardı. Çocuklar büyüdükçe hayaller de bir bir yitiriyordu yapay gerçekçiliğini. Her biri gözün bir tutam tozunu alıp karanlığa sürüklüyordu dünyasını. Özenle dizdiğin okuma fişlerinin çantandaki kitapların altında kıvrandığını gördüğün o an gibi, eskisi gibi olmuyordu hiçbir şey...Giden gider! Kayan yıldızlar gibi düşünmek ister insan önce ama yitmek kelimesi bulandırır düşünceleri. Çaresizce kırmızılara sarılır o zamanlar insan, pembenin yerini tutar mı diye bir umut filizlenir içinde yeşilin koyulaştırdığı kırmızı can suyunda. Çok sürmez zaten, yakıtı bitmiş dünyanın durması gibi bitiverir en güzel yerinde.


İşe yaramayacağını bile bile ufaktan bir sorgularsın adet yerinin bulsun diye, göstermelik. Genelde karanlıktan başlayan maceralar ışığa doğru gider ve giderek de aydınlanır. Zaman kaydıkça ışıldamaya başlaması gerekenler karardıkça bir sorun olduğu gark eder aklına. Gözüne saplanan detaylar rahatsız etse de kırmızı can suyu biraz daha idare edebilir diye geçer aklından. Mat bronzun ışıldaması gerekir zaman kaydıkça ama banklar boştur. Kimse yok. Bekleyiş... Ne için olduğuna dair bir fikir de yok hafızanın dehlizlerinde. Herkesin terkettiği bir şehrin tren istasyonunda bekliyormuşsun gibi bir his. Umut işte! Gereksiz bir avuntu, selamsız sabahsız oturur içine. Kanına giren bir yüzsüz fahişe zaaflarını kullanır. Umursamaz. Tütün kokan dudaklardan dökülen kelimeleri umursamaz fahişeler. Çana yüklenmek istersin o anda. Hadi baştan başlayalım, en başından. Unutalım ışıltılı, dijital sayıları, beynimize kazınan standartları... Çanlar çalsın yeniden. Mahalle maçı yapmış çocuklar gelsin istasyona, çalsınlar çanları. Top direk niyetine konmuş taşın üzerinden mi geçti yoksa gol mü oldu diye saatlerce sonuçsuz tartışan çocuklar gelsin kan ter içinde. Ağızlarının yanında salçalı ekmek lekesi kalmış çocuklar! Onlar gelsinler, çanları çalsınlar. Hep beraber gidelim. İstasyondan çıksın herkes, beraber bekleyelim gelecek treni. Yavaş gitsin mümkün olduğunca. Ne kadar geç o kadar iyi! Çalın çanları!