Rüzgarlı
bir geceden çıkmış kirli bir yaprağın bitkinliği vardı üzerinde. Fırtınanın
geçtiğinden emin olamayan bir tavşan ürkekliği yüzünde yarım gözlerinin ucuyla
süzdü krallığını. Toprakları, ikisi iskana kapalı olmakla birlikte üç eyaletten
oluşuyordu ve yüzölçümü toplamda doksan metrekareden ibaretti. Resmi içeceği
sade, az şekerli filtre kahve. Yanına biraz da çikolata bulunduğunda ülkede
festivaller düzenlenirdi. Sınırları her daim açıktı ama pek kimsenin
uğrayacağı, çekici bir memleket değildi burası. Kişilik varlığı sorgulanırdı
öncelikle girişlerde ve beklentiler. Sınırı geçeceklerin beklentileri ne kadar
az ise o kadar kısa sürerdi işlemler. Bir resmi içecek eşliğinde yapılırdı
işlemler ve uygun görülmesi durumunda hemen çikolatalar çıkarılır depolardan,
kutlamalar yapılırdı.
Krallığın
kuruluş süreci de böyle olmuştu. Zaten vardı ama farkına varmak zaman almıştı.
İnsan ağzına kadar dolu bir beyinle doğuyor, hayat dediği şey ise bu dolu
kovanın içinde bir seyahat. Keşfettikçe, tanıdıkça batıyordu. Ne kadar tanırsa,
o kadar dibe. Elinde bir valizle yolculuktan dönmek gibiydi doğmak. Açma
valizi, sana verilenleri giy sadece, o senden öncekilerin giydiklerini.
Eskimezler. Merak etme. Ne yapacaksın valizin içindekileri. Onlar bize olmaz
zaten derler sana. Yokedemesen de, kaldır bir yerlere. Unut gitsin. Bak burada
daha güzelleri var. Herkes bunlardan giyer buralarda. Baban da bunları giydi,
deden de. Sen babanın oğlusun. Al giy şunları da herkes görsün babasının oğlunu.
Gün
gelip de valizin içindekileri merak etmeye gör. Ne çıkacağı meçhul olsa da,
tehdittir valiz. Senin için isimsiz gelmiş bir pakettir ve her zaman karşı
ödemeli. Süprizlerle doludur. Hayatın boyunca sana onu hatırlatacaklar
çıkacaktır karşına. Onlar annelerinin sözünü dinlememiş kötü çocuklardır.
Hayatlarındaki ilk yaramazlıklarını yapmışlar ve ilk fırsatta valizlerini
açmışlar. Açmakla kalmamışlar, içindekini tüm hayatlarına yaymışlar. Anneler
sevmez bu çocukları. Sen uslu çocuk ol, annenin sözünden çıkma sakın. Kişilik
sahibi olmanın lüzumu yok. Yaramaz çocuklar... Annelerinin yaramaz çocukları
kendi valizlerini açmakla kalmazlar. Seninkini, benimkini de merak eder, aynı
merak tohumlarını sana ekerler. Kendi haylazlıklarına ortak ararlar gibi. Suçu
paylaşmak için mi? O zaman kaldıramayacaklarına kalkışmasınlar. Onların
yüzünden ben de haylaz bir çocuk oldum. Babamın giysileri olmuyor bana. Mecbur
valizden çıkanı giyiyorum.
Çevrede
bir hareketlenme vardı. Yarım gözlerini tam konumuna getirip sınırlarına doğru
gitti. Herşey olduğu ve olması gerektiği gibiydi. O zaman kadar geliştirilmiş
en iyi cezaevi sistemiydi baktığı. Koşulları çok ağır olmayan bir sistem. Kimse
hükümlü olduğunun farkına bile varmıyordu. İstedikleri gibi dolaşabiliyorlardı
avlularında. Hücrelerini arzularına göre değiştirebiliyorlardı. Çelişkilerden
labratuvar ortamında hazırlanmış bir mantık. Sınırlar içinde özgürlük. Doğal
olmasa da hayatta tutuyordu onları. Tutamadıklarını ise savuruyordu.
Tutunamayanlar ise asıl doğal sonucu yaşıyorlardı; sınırlar içindeki
tutsaklığı. Bir çeşit tercih meselesi. Sınırlar sabit, tercihler şahsa ait;
tutunmak mı, savrulmak mı.
Üreme
mevsimi gelmişti varsayımların. Bendine sığamayan sular gibi doğdular
kafatasındaki rahimlerden, babasız. Ne kadar da utanç verici, babasız çocuklar.
Savrulanlar birgün birbirine tutunmaya başlarsa ne olurdu diye doğdu babasız
çocuklar. Krallıklarını kuran savruklar ve krallıklardan imparatorluklar.