Ciğerlerine dolan bir tutam oksijen... Serinlik, teninde küçük kabarcıklar oluşturmuştu günün içeri hücum eden ilk ışıklarıyla birlikte. Küçük bir ‘Gerçeğe hoşgeldin’ merasimi işte, oldukça sade. Dişlerinin arasında kalan fıstık parçaları ile uyuşuk bir beyin. Yarım yamalak da olsa içine işleyen oksijen rahatsız etmiş olacak ki sigarasını yakıp her zamanki yerine, pencerenin sağ tarafında perde ile duvar arasından güzel bir açıya sahip koltuğuna geçti. İlk nefesle beraber gelen öksürük darbesi ile hem ciğerlerindeki oksijeni hem de ağzına gizlenmiş fıstık parçalarını kovdu benliğinden ve her zamanki bakışlarını sabah gezintisine bıraktı yakın muhite. Günlük rutin faaliyetler.
Gönlünce gezinen bakışları sırasıyla; günlük bir saatlik özgürlüklerinin keyfini çıkaran takım elbiselileri, markete birşeyler almaya çıkmış günlük giysileri ile tedirgin ve seri adımlarla yürüyüp hırkasını iki eliyle karın hizasında sıkı sıkı tutan ev hanımı, parktaki ağacın arkasında gizli gizli sigara içtiğini zanneden liseli kaçakları ve onları izlemekte olan dönen dolaplardan haberi olmadan kıdemli kademeli üst çavuş olarak emekli olup sivil hayata hala alışamamış ‘ne olacak bu yeni neslin hali’ bakışlı gri pardesülü amca, molasını sigara içerek değerlendirmek isteyen birkaç saniyede bir sağa ve sola bakan süpermarketin kasiyeri (sigara içmesi asker emeklisi amcanın dikkatini çekmemiş), daha önce de badireler atlatmış karşıdan karşıya geçmek için heyecanla bekleyen ara sokaktaki tamircinin okulu bırakıp çalışmaya başlamış geleceğinden habersiz çırağı ve üniformasıyla genel kurmay başkanı edasıyla kaldırımda vakur bir şekilde süzülen bekçi...Sırasıyla göz gezdirdi hepsine de, birer birer... Eksik yoktu, fazla vardı...
Serbest bakışlar bir noktada odaklanmaya başladı. Yine o. Ne zamandır görmemişti buralarda onu. Bir gece herkesten gizli şehrin sokak köpeği sayımını yaparken karşılaşmıştı onunla. Konuşmaya başlamaları bir hayli zaman alsa da sabahın ilk ışıklarına kadar konuşmuşlardı. Sanki ikisi de yıllardır susmuştu ve birikenlerini birbirine devşiriyorlardı. Ötekilere, diğerlerine, dışarıdakilere sorulsa meczup, deli ya da nadir de olsa ermiş olarak adlandırılandan biriydi. Bir zaman sonra o anlatmıştı sade, kendi kendine anlatır gibi, zaten o zaman anlamıştı bu kadar saattir aslında ondan ziyade kendi kendine konuştuğunu, Ben’den başka özne kullanmadan. ‘Ne hakkım vardı’ diyordu sürekli. Resim yapar gibi konuşuyordu aslında, sadece sarı takıntısı olan bir ressam gibi aralara ‘ne hakkım vardı’ serpiştiriyordu. Serpmeler ile gizem de katıyordu eserine, merak tohumları saçıyordu gelişine. Sınırları yoktu tarlalarının, kime denk gelirse saçıyordu gönlünce.
Konuşmasını yalnızca bir kısmı zihnine kazınmış olsa da geri kalanı tutarsız pazıl parçaları gibiydi. Yaratıcısının bir araya getirebileceği parçalar halindeydiler ama o kısmı herşeyi anlatıyordu; onu o anda bulunduğu noktaya ne, neden, nasıl getirmişti...
‘Ne hakkım vardı? Tüm bunları yapmaya. Böceklere inandım ben. Bu bulaştığım zehrin bir etkisi olamaz. Her insan böceklere inanmak zorunda değil. Bozkır kurtlarını beklemek zorunda da değil. Devrimler sancılırdır. Doğumlar ve evrimler de öyle. Sancısı kadar bedeli de olur. Ayrıca devrimler kişisel olmak zorundadır, başkalarına mal edilemez. Başkalarının evrimleri, doğumları, yeniden doğumları ya da evrimleri beni neden beni ilgilendirirdi ki? Ne hakkım vardı?’ Taşıyıcı olmak hastalıklı olmaktan beterdir. İnsanlar ne kadar öyle yaşadılarsa değişmeleri de o kadar uzun sürer. Ben neden bunu birkaç günde yaptım. Bir bakıma overdose seven bir seri katilim ben. Hızlandırılmış anka kuşu programı... Benim yaptığım işte bu! Ne hakkım var? Devrimlerin provakatörüyüm. Devrimler her zaman kanlı olur. Yeni doğacak çocuğun babasıyım. Doğumlar sancılı olur. Bana ne; insan bahardaki yeşilin güzelliğini göremiyorsa, gelişi güzel süzülen kuşların şarkısındaki daveti duyamıyorsa, tenine vuran yağmurun tazeliğini hissedemiyorsa... Ne hakkım var? Bırak! İnsanlar kendi kozalarını kendileri örsünler. Bırak! İnsanlar kendi ateşlerini kendileri yaksınlar, küllerini kendileri savursunlar. Bırak! İnsanlar kendi tutsaklarını kendileri bıraksınlar. Bırak! Taşımayı bırak artık! Zehrinde boğul! Bırak....’
Yavaşça çekildim yanından. Hala anlatmaya devam ediyordu ama bozkırkurtları yalnız gezerdi. Her ne kadar bozkırdurdu bekleyen bir bozkırkurdu görsem de uzaklaştım yanından. Onunla kalmam doğamıza ters düşerdi ama onu şu anda pencereden onu izliyor olmak, aklından geçenleri bilmek yeter gibi geliyordu. Sanırım insan doğasında var kendi gibi birini bulunca yakınlık hissetmek. Sanırım bu hayvanat bahçesinin en değerlisiydi bozkırkurdu...