31 Temmuz 2012 Salı

Fotoğraf Okumaları 4 : YOL...




            Aceleyle toparlandı, zamanı gelmiş de geçiyordu sanki.  Ne koyduğuna dikkat etmedi çantasına, ayırt etmedi; gerekli yada gereksiz. Önemli olan çantasında ne olduğu değil, çok geçmeden yola koyulmaktı. Çanta sadece bir aksesuar. Herkes gibi adımını o sokağa attığında notalar kulağına dolmaya başladı. Mırıldandığı sözler ise kulağına varamadan rüzgara kapılıp savruluyordu. Elleri de ağzından çıkanlar gibi ayaza kapılıp onu terketmeden ceplerine soktu. Yağmur taşıyan sonbahar rüzgarlarını anımsadı, ılık ılık yanaklarını okşayan. Her his beyninde farklı bir hareketlenme yaratıyordu. Hepsine bir ihtar çekerek hangi tarafa gideceğinin tercihini yapmaya çalıştı. Çok uzatmadan birini seçti ama nereye çıkacağı konusunda çok seçici davranmadı, uzatmadı yani. Birinden devam etti, zaten bulunduğu konuma göre çok seçeneği de yoktu. Bacaklarını serbest bıraktı, onlar da akıp giden yola bıraktılar kendilerini.

          Özgürlük çok basit bir kavram; insan sadece beynin komut noktalarını biraz tatile çıkarsa yeter. Ne kadar uzatırsak; o kadar karmaşık ve içinden çıkılmaz bir duruma gelir. Sadece biraz özgürlük, o kadar. Belirsizlik neden bu kadar korkutucu gelir insana? Nereye gideceğini bilmemenin ürkütücülüğü yada sürekli bir son düşüncesi... Hastalıkların en kötüsü belki de. Nefes almanın tüm manasını yokeder. Aylak beyni bir emekli işçi gibi oyalanacak birşey bulmuştu. Düşüncelere batmış hücreleri tutup çıkardı girdaptan. Şöyle bir silkeledi onları. Bu arada özgürlüğün tadını çıkaran bacakları hafızasında kaydı olmayan bir yerlere doğru sürüklemişti onu. Çocuğa, oyalansın diye verilen bir oyuncak gibi çantasını verdi silkelenmekten sersemlemiş hücrelerine. Çok geçmedi. Oyuncağını beğenmedi yaramaz çocuk. Çantasını yolun kenarına attı. Haksız da sayılmazdı, nereye gideceğini bilmedikten sonra neye ihtiyacı olacağını nereden bilecekti. Çanta tamamen yüktü, çabuk bir kararla (uzatmadan) yolun kenarında hazır bekleyen idam mangasına teslim etti.

          Her ne kadar çevresinkiler kayıtlarda olmasa da, bilindik geliyordu. İnsanoğlu belirsizlikten ileri gelen korkuları ile yolları da çekilmez hale getirmişti. Yolları tabelalarla kirletmişlerdi. İsimlerin, sayıların, okların duruşları o yaramaz çocuğu avutur gibiydi; ‘Tamam, sakin ol. Sağa dönersen şuraya varacaksın’ yada ‘Korkma! Şu kadar mesafe sonra varmış olacaksın’ Renklerinde de bir çirkinlik vardı. Çimenlerin arasındaki çiçeğin rengiyle aynı renkteydi, maviydi demir levha. Zoru başarmışlardı, doğanın güzelliklerinden böyle bir çirkinlik yaratmışlardı. Tanrıyla boy ölçüşürcesine, zoru başarmışlardı. Hiddetle saldırmak istedi mavi levhalara, içinde ayaklanan Don Kişot’u zor tuttu.

        Levhasız bir yol aradı. Buram buram belirsizlik kokan bir yol aradı. Yerdeki metallerden yansıyan güneş gözüne batarken farketti. Bir başka yol... Kenarında bekleyen insanları gördü ve hemen kafasını diğer yöne çevirdi. Onlara yaklaşmak bile istemedi. Onlar biliyorlar. Tek bir kelime metal yolun tüm çekiciliğini ve güzelliğini yokedebilirdi. Daha da uzaklaştı onlardan. Bilmediği sürece sorun olmaz, diğer tarafta renkler güzeldi. Her ne kadar ellerini yuvasına kaçıran ayaz o taraftan gelse de hayatın sıcaklığı vardı o renklerde; maviye boyanmış demirin çatık kaşları değil. Bacakları daha lafını bitirmeden yeşilin çekim etkisine bırakmışklardı kendilerini. Yüzünde seyirtmeye benzer anlık bir gülümseme belirdi. Yolun kenarında bekleyenlerin yüzünde ise ‘nerde kaldı bu’ sorusunun endişe titremeleri. Belirsizlik ne kadar da ürkütücü görünüyordu yüzlerinin kıvrımlarında. İçlerinden birinin ağzında maddeye dönüştü endişe, veba gibi yayıldı. Kendisine bulaşmadan uzaklaşmaktı en doğrusu. ‘Uzatmaaaa! daha tam öğrenemedin herhalde, devam et’ diye mırıldandı.

        Yolun iki tarafına dizilmiş tören alayını bekliyordu yeşil. Önünde serilmiş çamura bulanmış bir zamanların bembeyaz halısı. Daha da kirletmek istemedi, kenardan kenardan yürümeye karar verdi. Hissetti. Çok geçmeden bu yol da sıkıcı olacaktı, belirsizliği uçup gidecekti. Ne de olsa daha önce ne yığınlar geçmişti buralardan ve o daha keyfine varamadan yine geçeceklerdi. Özellikle onlar, yüzleri korkuyla kirlenmiş olanlar, endişe titremeleri bitmiş bir şekilde yanından geçecekler. Yeşil solacak, tören alayı dağılacaktı birazdan. Kapadı gözlerini yeşilin içine daldı. Bir şey sadece sana ait olduğunda renkleri asla solmaz. Renk senin rengin ise asla solmaz. Yaz, kış farketmez, yeşil hep yeşil kalır. Her ne kadar sebebi farklı olsa da yüzündeki endişe mesaisini belli olmayan süreye kadar gülümsemeye bıraktı.  Hafif gerilen dudaklarının arasından bir kelime kırdı zincirlerini;

 -Yalan!
                                 ‘Hangi limana gittiğini bilmedikten sonra,

                                                          hiç bir rüzgarın faydası olmaz’
                                                                                                                                              
                                                                                                 Seneca


24 Temmuz 2012 Salı

Fotoğraf Okumaları - 3: IŞIK...



Karanlıkta...Tutunacak bir şey aramak. İçgüdü, doğa yada yaradılış; ne dersen. Her şeyde olduğu gibi; adı çok, manası tek. Derler ki; bir şey seni çeker. Aslında iteler seni, içindeki.  Karanlık belirsiz, türlü beklemediklere gebe. En kötüsü ölmektir, aklına gelen ilk ihtimal, arzuladığın uzak ihtimal...onu da yalnız yapmak istemezsin. Son kez bir şeyler görmek ya da hissetmek ister hayat. Işık söndüğünde çözersin yalnızlığın manasını. Işık söndüğünde anlarsın sonsuzluk ne demek. Kulağına kutsal sözler fısıldayan, seni tanrıya inandıranlar gittiğinde ise sessizliktir seni çirkin günahlara davet eden. Bir boşlukta düşmektesindir. Tutunacak bir dal ararsın. Dalın seni kurtarması da önemli değildir. Sadece son bir fırsatın olduğunu zannetmene yetecek o heyecan damlası düşsün damarlarına. Kim bilir belki de kurtarır seni.  Boşluk duygusu da sıkmaya başlar sonra, tenine okşayan rüzgar sinirlerini bozar. Çakılacak bir zemindir ararsın. Kurtulma, kurtulmama meselesi değildir artık. 

            Bir ışık, bir kıvılcım yeter, karanlığa düştüğümüzde içimizde yükselen sellerini dindirmeye. Işık; kurtuluş demek yine de . En kötüsü olsa da; çakılacak zemin demek. İyi yada kötü; son sondur. Cümlelerin soru işaretlerine bir silgi. 

            Çakılmasan da son değişmez aslında. Kasılmaktan kaskatı kesilir kalbin, hissedemez olur. Durması ile arasında fark kalmaz. Düşmeye yetecek kadar hayatta kalırsın, o kadar kan pompalayabilir. Sadece bir ışık çözer buz tutmuş kanını. Gözbebeklerindeki yansıması tutuşturur tekrardan. Küllerinden doğar anka kuşu. Akmaya başlar yeniden, kanın sulamaya başlar umut filizlerini. Bir çiftçi gibi, bir bir cemreleri sayarsın, ilk hasadı beklersin.

15 Temmuz 2012 Pazar

Fotoğraf Okumaları 2 : SAHNE...



Güneş odayı doldurmuştu, en sapa yerlerine kadar ele geçirmişti. Pencereden giren rüzgar perdelerin eteklerini uçururken teninde küçük tepeler oluşturuyordu. Bir esnaf edasıyla yavaş yavaş açtı dükkanını, bilinci de yavaş yavaş etrafını algılamaya başlamıştı. Kahvesi ile aynı kaderi paylaşıyordu bu sabah; ikisi de akşamdan kalma. Fincana yığılıp kalmış kahvesi koltuğun tabanına yayılmış kendisi; birbirini taklit eder gibiydiler. İki unutulmuş cisim, bir anlık kararla hazırlanmış ama sonradan kaderine terkedilmiş iki heves. İlk sigara gibi; tadını beğenmeyip yarısına gelmeden bulunan ilk müsait yerde eze eze söndürülmüş, artık izmarit olan bir heves. Bir insan ile bir fincan kahvenin ortak kaderi; dikkate değmez üçüncü sayfa trajedileri gibi. Baktı fincana aynaya bakar gibi. Tutamadı kendini. Ne kaldıysa dikip içti sonuna kadar, iki yarım hevesten bir tam çıkarmak istedi sanki. Yarım sağ yukarı baktığında saate takıldı gözleri, sonra ilk kavuşmalarının anısına, aralarında dolaşıp duran ufaklığa baktı bir süre. Daha zamanı var, büyüdükçe ağırlaşacak hareketleri diye mırıldandı. Neden dönüp durduğunu düşündüğünde ise duracak diye aklından geçirirken fincanın dibinde kalan son damlaları da içmeye çalıştı. Hala iki yarımdan bir tam çıkarmak ister gibi ısrarcıydı hareketleri. Bir daha, bir daha dikti kafasına fincanı.

Damlalardan göl oluşturmak karpuz kabuğundan gemiler yapmak gibi. Çok damla lazım, bir o kadar da fincan. Kaç yarım bir tam ederdi? O, yarım kalanlar birbirini ne kadar tutardı? Neden yarım bırakmıştı? Hatırlayamadı ama arka odalardan bir ses duydu; ‘tabağındaki bitecek, yarım bırakma; yoksa arkadan ağlar!’ Şimdi daha iyi anladı ne demek olduğunu. 

Birbirini kovalayan iki çubuğun yanından aynı ilgisizlikle geçti ve tek hamlede oyunun 9125. perdesini açtı. O uyanmadan yerlerini almış o çok kıymetli seyircisini selamladı. Belindeki ağrıyı hissettirmemeye çalıştı. Cephanesi bitmiş bulutlar savunma konumuna geçmişti. Saatin üzerindeki iki çubuğa özenmiş gibi iki ufuk arasında köşe kapmaca oynuyordu güneş ve bulutlar. Bir devi kuşatmış binlerce cüce... Bulutlar önünü kesse de güneş kurtarıyordu kendini.

Hafif bulutlu birgün. Böyle bir günde açılmıştı perde ilk kez. Hergün de açılmaya devam ediyordu durmaksızın. İkiye ayrılırken gözlerinin perdeleri ilk günkü gibi ağlamaklı olurdu, yaşarırlardı. Eski bir alışkanlık olsa gerek. Kim bilir ne kadar sevinmişlerdi o ilk kez ağladığında. Bir süre de öyle devam etmiştir. Daha derdini anlatacak kelimeleri bilmiyordu. Ağlamalarla anlatmaya çalışıyordu huzursuzluğunu, öylece durmak da sorun yok manasına geliyordu. Gülücükler saçmak daha sonradan eklendi dudaklarına. İçgüdüsel bir yanı yoktu yani, sonradan öğrenilmiş birşeydi. Bir de yattığı yerde manasız çırpınışları vardı. Denizden yeni çıkmış bir balık çırpınışları. Bu yüzdendi belki de hiç balık tutamaması. Çırpınmaktan ibaret olan dili ve agucuk ve gugucuktan bir kelime haznesi ile ne anlatılabilirdi. Kelimeler çoğaldıkça anlatası da kalmadı zaten. Bu sahnenin tek oyuncusuydu. Herkes yönetmendi. Her taraftan komutlar geliyor. Belki de o zaman hissetti yalnızlığını ilk kez. Bir rol arkadaşı istedi. Sahnenin tozunu paylaşmak için. O zamanlar bilmiyordu, buralarda oyunlar tek kişiliktir. Kendi yalnızlığından kurtulmak için başka birinin oyununu başlatmıştı. Artık geri dönüş yoktu. Yeni oyunun prömiyeri dokuz ay, on gün sonra... Bekleriz efendim...!

Perdeler açılıp kapandıkça eline bir teksir tutuşturdular. Burada tiyatroya gelenler bu metni çok iyi bilir. Başka da oyun oynanmaz zaten. Sen de rolünü iyi oynarsan, herkes seni sever. Rolüne iyi çalış, hatta rol olarak görme. O ol.

Zamanla karşısındaki yönetmenlerin yerini seyirciler almaya başlamıştı. Perde ilk kez açılmış gibi heyecanlıydı.Yüreği ağzına kadar geliyor. Biraz bekleyip nefesini kesiyor ama öldürmeden tekrar yerine geri dönüyordu. Kendisine de olan ilginin arttığının farkındaydı. Rolüne iyi çalışmış, kelime kelime ezberlemişti ama bir türlü karakteri sindirememişti. O olamamıştı.Yetmezmiş gibi o gün için gereğinden fazla umut biriktirmişti. Ayakta alkışlanacak, kendisinden sonra gelenler için bulunmaz bir örnek olacaktı. Bunun gibi hayallerini de sıkıştırmıştı umutlarının arasına. 

Ve perde açıldı, aynı ilk günkü gibi, ağır ağır...Kalbi de sıkılmıştı bu aşağı yukarı gidip gelmelerden. Yerinde durdu ve damaları zorlamadan, olması gerektiği gibi pompaladı kanı. Kendinden emin, adımladı onun için ayrılan yerleri. Kalabalık ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Yaptığı provaları gözünün önüne getirmeye çalıştı. Hatırlayamadı bir türlü. Adımlarını uzattıkça uzattı. Kalabalıktan homurdanmalar gelmeye başladı. Bu gerginliğini biraz daha arttırdı. Perde açılmıştı artık, bu oyun oynanmalıydı. Hikayeyi genel hatlarıyla biliyordu, o zaman içinden geldiği gibi oynayabilirdi. Birden durdu sahnenin ortasında, kalabalık nefesini tutmuştu ağzından çıkacak ilk kelimeleri bekliyordu ve bir kerede taştı dudaklarının arasından; ‘Gelenler hiç gitmeyecek, gidenler hiç gelmeyecek gibi...’ Bunlar teksirde yazanlardan değildi. O da anlamamıştı zaten, nereden çıktıklarını. Bir anda dökülmüşlerdi sahneye. Sanki başka biri söylemişti ona. Salondakiler ne olduğunu anlamadan, tuttukları nefeslerini salmadan apar topar kapandı perde. Daha önce hiç böyle kapanmamışlardı, perdelerde şaşırdı duruma. 

Kapanan perdelerle beraber kulisten sahneye gelen iki yönetmen bağırıp çağırmaya başladılar. Kendisinin de anlamadığı durumun açıklamasını istiyorlardı. Konuşmalarından çok bekleyemecekleri de belliydi. Daha ilk kem küm’lerini bitirmeden ensesinden tutup götürdüler. İtelediler kentin arka sokaklarına. Ona çok uzun gelen bir olaylar zinciri kısa sürede gerçekleşmişti. Ana hatlarını hatırladığı hikayede yoktu bu kısımlar. Artık sokaktaydı. Ne bir sahnesi vardı artık ne de oynayacak bir rolü. Ne olacağını da bilmiyordu. Rolü ve sahnesi olmayan bir oyuncu ne yapabilirdi. Her dakika ayrı bir heyecan yaratıyordu artık içinde. İlk kez hissettiği duygulardı bunlar. Heyecanla karışık korku... tek bir metni olan hayatta bu kelime yoktu. Sebebini daha anlayamasa da bu duygu dudaklarını hareket ettiriyor, vücudunu ısıtıyordu. Sonra korku kelimesi silindi gitti. 

Kendi sahnesini kurdu, hücre diyordu oraya. Kendini hapsetmişti. Her gözünü açtığında biraz üzerine çeki düzen verir, ardından perdeyi açardı. Kendi oyununu oynuyordu hergün  büyük kısmı içinden geldiği gibi. Perdenin ilerisindeki ilgisiz kalabalığa rağmen inatla direniyordu. Birgün bu perde tekrar açılacak ve oyununu seyredecekler diye yeni umutlar biriktiriyordu.

Fotoğraf okumaları -1 :KORKU....


   Kararsız...Karşıdan gelecek hamleye göre şekillenecek, sis perdesinden belirecek tepkiler, bir ihtimaller denizi. Santranç oynamak gibi bir hamle onlarca farklı karşı hamle doğurabilir. Ortaya çıkacak tepkiler sonsuz ve olabildiğine belirgin, tek renkli bir çarşafın üzerinde serilmiş gibi gözlerinde. Bir felaketten tek sağ kurtulanın derin mavi sularda çırpınışının gerginliği yüz hatlarında. Derin mavi ihtimaller denizi... Karşı koymak, karaya ulaşma umudu kadar zayıf ve ek seçenekler dahilinde. 

   Korku...tek engelindir, umutlarının soykırımı. Sinir sistemine çakılmış çiviler kilitler hareketlerini. Denizin suları çekilmeye başlar sonra, tek bir damla kalana kadar; kaçmak. Kaçmaktır adı damlanın, hayatını devam ettirmek için içmen gereken ve ulaşabileceğin son hayat kaynağı. Umursamazsın hiçbirşeyi, tek içgüdündür hayatta kalmak. İnandığın ideoloji, sığındığın tanrı lügatından silinir. Onlardan çok var, biri gider biri gelir. İnanacak birşey herzaman bulunur. Seni taraf yapacak ideolojiler her zaman çıkar karşına. İki odacıklı evinin kapıları yüzüne kapanırsa bir daha açılmaz. 

   Şehir düşer, kral ölür. Milyonlarca eyaleti olan bedeninin en ücra hücrelerine kadar nüfuz eder. Bir damla zehirden imparatorluklar kurulur. Panzehir de ne demek, lügatta o da yok! Kul olursun, bir teba. Gemi batarken denize atılacaklar listesinde başı çekersin yada ihtiyaç anında kırılacak cam. İçinde nefret tohumlarından filizler ve meyveler toplarsın hasat zamanlarında. Geriye birşey kalmaz yapacak. Kendi yaktığın ateşi kendin söndürürsün. 

   Göz göze geldiğin de ise yeller eser alev alev yanan ocaklarında. Aklında kalan son damladan fırtınalar kopar, seller basar tarlalarını. Bir hareket beklersin sana kalan tek hamleyi yapmak için. Gizlemeye gerek kalmayacak kadar doğanın basit bir prensibi. Kelimelere dönmek, ayyukta dillendirmek. 


                                                           ‘Korktukları sürece 
                                                                           nefret edip etmedikleri farketmez’

                                                   Caligula

10 Temmuz 2012 Salı

Bir Bahar Günü...


Güneş tüm gezegeni kucaklamak ister gibi olabildiğince açmıştı kollarını. Bunu gören insancıklar dökülmüşlerdi evciklerinden. Şehrin damarlarında akıyorlardı. Bugün haddini zorluyordu şehir. Yoğunluktan hayat durma noktasına geliyordu bazen. O anlarda herkesi öldürebilirdi ama küçük donmalar dışında problem çıkmadı. Canlıydı. Biraz daha çabalarsa gezegendeki yerini bile değiştirebilirdi.

Binaların duvarlarından ve bunun gibi bir sürü engeli aşıp gelmiş bir grup kol camın saydamlığından yararlanıp masadaki çayların sıcaklığını görülebilir kılıyorlardı. Bir süre bilindik diyalogları seslendirdiler masadaki eril ve dişi kişiler. Bundan dolayıydı ilk bardakları çabuk tükenmişti. İşlevi yitirmiş ağızlarına hareket kazandırmışlardı. Çay da içecek olmanın yanında ikinci bir işlev kazanmıştı sayelerinde. Masadaki dişi kişi dün akşam aklına takılanlardan kalan kırıntıların tekrar filizlenmesine seyirci kaldı. Filizler dallanıp budaklandılar, ağzından çıkıverdiler.

-Sence binlerce yıl önce insanlar bu bilgilere nasıl sahip olabildiler?

-Hangi bilgilere?

-Mesela, maya mıydı baya mıydı bilmiyorum ama taa ne zaman yüzlerce yıllık takvim yapmışlar. Nasıl başarmışlar bunu?

-Bilmem.

(Biraz daha düşünse beyin kıvrımlarındaki pasları sökebilirdi. Karşısındakini daha tatmin edici bir cevap verebilirdi. Ne önemi vardı bunların, sadece biraz temiz hava almak, karşısındaki dişi ile biraz vakit geçirmek istemişti. Evinden çıkarken kendine en çok yakışan elbiselerini giymiş, biraz dolaşır bir şeyler içeriz. Sonra da sinemaya gider yada kuytu bir yer bulup biraz sevişiriz diye kurgulamıştı kafasında)

-Bence çok ilginç. Dedi karşısındaki eril şahısla alakasız bir yere dalmıştı gözleri.

 (Aslında onun da pek umursadığı bir konu değildi. Sadece dün akşam yemeğini biraz geç yemişlerdi. Genelde akşam yemekleri haber bülteni saatinde yenir ve memleket meseleleri üzerinden demler vurulurdu. Ana habere konu olabilecek üçüncü sayfa trajedilerden ders çıkarılırdı. Ama dün akşam farklı bir akşamdı. Ana haber bülteni çoktan bitmişti sofraya oturduklarında. Kanallar arasındaki seyahati karısının söylediklerine dikkat kesilince televizyon da belgesel kanalında kalmıştı. Hane reisi ve dişisi arasındaki konu pek dikkatini çekmemişti. Haberler kaçınca konu mahalle ve aile için gündem maddeleri olunca havada kalan dikkatine televizyon talip olmuştu.)

-Neyse işte. Hadi gidelim biraz dolaşalım. Bak hava çok güzel. Dedi eril kişi.

Karşılıklı anlaşma sonucunda çıkıp sokakta akan kana karıştılar. Eril kişi kabataslak kurguladığı programı uygulamaya niyetliydi. Adımları atar damardan kılcal damarlara doğru yönlendirdi. Dün akşam o güne dek evdeki en uzun seyir süresine ulaşan kanal ise diğerleri arasında köprü vazifesine geri döndü. O istisna akşam dışındaki ortalama bir buçuk saniye izlenme oranını korudu. Halbuki dişi kişinin yaşadıklarının tek sorumlusu hane reisinin eve geç gelmesine sebep olan çocukluk arkadaşıydı. Evine davet etmesine rağmen gelmek istememişti. Birbirini tetikleyen anılar ayaküstü oyalamıştı ikisini de. O da istemezdi böyle olsun, bilseydi hemen bir misafirlik organize edilirdi yada telefon numaraları alınırdı aranmamak üzere. Kimsenin hayatını sekteye uğratmaya hakkı yoktu, o ne olduğu belirsiz mayaların bile…

Resim...


-         Yazalım! Dedi heyecanlı heyecanlı.

Uzun zamandır böyle heyecanlı görmemişti onu. Gözlerindeki ışıltı uzun bir seyahatten dönen eski bir dost gibiydi. Haklıydı. Konuşmakla anlaşılamıyordu kişisel trajediler. Konuşmak tartışmalara gebe kalıyordu. Tartışmalar kılı kırk yarılarak kurulan cümleleri bir daha ikiye bölüyor, ikinci kısımlar da hep eksik kalıyordu. Hızını alamayan baltalar kelimeleri yarıp kalplerde de ufak yarıklar açıyordu. Gömdüler savaş baltalarını, can suyunu da vermediler. Bahara kadar çürüyüp gitsinler diye toprak altında. O an farkına vardı, o gözlerindeki ışıltı yeni bir şey değildi. Kana bulanmış baltalardan yansıyan ışık gözlerini almıştı. Her zaman havadaydı baltalar cümleler yarıya gelsin diye beklerlerdi. Giriş biliniyordu, gelişme sadece teferruat ve sonuç aşikar. Dinlemeye ne hacet.

-Tamam, yazalım. Dedi.

Yazmaya başladılar dünyanın iki ucundaki noktalar gibi. Birbirinden habersiz, çok da umursamadan. Aynı hikayenin farklı çevirileri gibi, iki taraflı çeviri. İyi gelmişti yazmak; tamamlanış cümleler, konular da sıralıydı. Kelimeler de memnundu durumdan.

Akrep ile yelkovan tekrar kavuştuğunda karşı karşıya geldiler. Silahsız ve insaniyet çerçevesinde. Aslında tüm sorunu tamamlanamamış bir yap boz çıkarmıştı. Eksik parçalar vardı. Neredeydi bu eksik parçalar? O ana kadar geldikleri yolu geri gitmek zorundaydılar. Mutlaka  bir yerlerde düşmüş olmalıydılar. Herkes kendine göre kelimelerle çizdikleri haritalarını aldılar, yola koyuldular.

Büyük yol kat ettiler geri geri. Ortak noktadan farklı menzillere giden yolları hiç kesişmemişti. Bazı anılar tazelendi, silinmişlerin hatıraların üzerinden geçildi. Kayıp parçalar yoktu ortalıkta. Köşe bucak tüm ortak geçmiş didik didik edildi. Elleri boş ve mahkum geri geri gittikleri yolu tekrar geri gideceklerdi. Hiçbiri eli boş dönmeyi kendine yediremedi. Birer kopyasını aldıkları parçaları eksik resme baktılar uzun uzun. Detaylar da eksik yoktu, esas karakterler belli olmuyordu resimde. Hafızalarında da kopya hazırlamamışlardı. Uzayan hafıza zorlamaları da fayda etmedi. Eller vardı resimde; hani şu çorak tene baharı getirenlerden. Kış gelince ayaz rüzgarlara karşı kalkan olan kollar vardı, sardıkça uzayanlardan. Kokusundan sarhoş eden bir boyun vardı, kendini kaptırınca ormanın derinliklerine sürükleyen büyülü olanlardan. Derinlere sürüklendikçe daha derin uykulara daldıran, uyanılmak istemeyenlerden.

Yüzler eksikti sadece. Hatırlamaya çalıştıkça daha da unutmaya başladılar. Ellerinde kalanlarla yetinmeliydiler. Sonuçlar genelde aşikar olurdu ama düşünememişlerdi. Onu tüm tehlikelerden koruyacak orman gün gelip de onu ondan edebilirdi. Düşünememişti işte. Geçmişin gedikleri geçmişte dolmalıydı, şimdi ne yapılsa kar etmez. Bir karar verilmeliydi; ya geriye kalanlarla yetinilecek, eksik ve gizelimli bir resimle, yada görebildiği tüm renklerle yeni ve tam bir resim yapacaklardı.