15 Temmuz 2012 Pazar

Fotoğraf Okumaları 2 : SAHNE...



Güneş odayı doldurmuştu, en sapa yerlerine kadar ele geçirmişti. Pencereden giren rüzgar perdelerin eteklerini uçururken teninde küçük tepeler oluşturuyordu. Bir esnaf edasıyla yavaş yavaş açtı dükkanını, bilinci de yavaş yavaş etrafını algılamaya başlamıştı. Kahvesi ile aynı kaderi paylaşıyordu bu sabah; ikisi de akşamdan kalma. Fincana yığılıp kalmış kahvesi koltuğun tabanına yayılmış kendisi; birbirini taklit eder gibiydiler. İki unutulmuş cisim, bir anlık kararla hazırlanmış ama sonradan kaderine terkedilmiş iki heves. İlk sigara gibi; tadını beğenmeyip yarısına gelmeden bulunan ilk müsait yerde eze eze söndürülmüş, artık izmarit olan bir heves. Bir insan ile bir fincan kahvenin ortak kaderi; dikkate değmez üçüncü sayfa trajedileri gibi. Baktı fincana aynaya bakar gibi. Tutamadı kendini. Ne kaldıysa dikip içti sonuna kadar, iki yarım hevesten bir tam çıkarmak istedi sanki. Yarım sağ yukarı baktığında saate takıldı gözleri, sonra ilk kavuşmalarının anısına, aralarında dolaşıp duran ufaklığa baktı bir süre. Daha zamanı var, büyüdükçe ağırlaşacak hareketleri diye mırıldandı. Neden dönüp durduğunu düşündüğünde ise duracak diye aklından geçirirken fincanın dibinde kalan son damlaları da içmeye çalıştı. Hala iki yarımdan bir tam çıkarmak ister gibi ısrarcıydı hareketleri. Bir daha, bir daha dikti kafasına fincanı.

Damlalardan göl oluşturmak karpuz kabuğundan gemiler yapmak gibi. Çok damla lazım, bir o kadar da fincan. Kaç yarım bir tam ederdi? O, yarım kalanlar birbirini ne kadar tutardı? Neden yarım bırakmıştı? Hatırlayamadı ama arka odalardan bir ses duydu; ‘tabağındaki bitecek, yarım bırakma; yoksa arkadan ağlar!’ Şimdi daha iyi anladı ne demek olduğunu. 

Birbirini kovalayan iki çubuğun yanından aynı ilgisizlikle geçti ve tek hamlede oyunun 9125. perdesini açtı. O uyanmadan yerlerini almış o çok kıymetli seyircisini selamladı. Belindeki ağrıyı hissettirmemeye çalıştı. Cephanesi bitmiş bulutlar savunma konumuna geçmişti. Saatin üzerindeki iki çubuğa özenmiş gibi iki ufuk arasında köşe kapmaca oynuyordu güneş ve bulutlar. Bir devi kuşatmış binlerce cüce... Bulutlar önünü kesse de güneş kurtarıyordu kendini.

Hafif bulutlu birgün. Böyle bir günde açılmıştı perde ilk kez. Hergün de açılmaya devam ediyordu durmaksızın. İkiye ayrılırken gözlerinin perdeleri ilk günkü gibi ağlamaklı olurdu, yaşarırlardı. Eski bir alışkanlık olsa gerek. Kim bilir ne kadar sevinmişlerdi o ilk kez ağladığında. Bir süre de öyle devam etmiştir. Daha derdini anlatacak kelimeleri bilmiyordu. Ağlamalarla anlatmaya çalışıyordu huzursuzluğunu, öylece durmak da sorun yok manasına geliyordu. Gülücükler saçmak daha sonradan eklendi dudaklarına. İçgüdüsel bir yanı yoktu yani, sonradan öğrenilmiş birşeydi. Bir de yattığı yerde manasız çırpınışları vardı. Denizden yeni çıkmış bir balık çırpınışları. Bu yüzdendi belki de hiç balık tutamaması. Çırpınmaktan ibaret olan dili ve agucuk ve gugucuktan bir kelime haznesi ile ne anlatılabilirdi. Kelimeler çoğaldıkça anlatası da kalmadı zaten. Bu sahnenin tek oyuncusuydu. Herkes yönetmendi. Her taraftan komutlar geliyor. Belki de o zaman hissetti yalnızlığını ilk kez. Bir rol arkadaşı istedi. Sahnenin tozunu paylaşmak için. O zamanlar bilmiyordu, buralarda oyunlar tek kişiliktir. Kendi yalnızlığından kurtulmak için başka birinin oyununu başlatmıştı. Artık geri dönüş yoktu. Yeni oyunun prömiyeri dokuz ay, on gün sonra... Bekleriz efendim...!

Perdeler açılıp kapandıkça eline bir teksir tutuşturdular. Burada tiyatroya gelenler bu metni çok iyi bilir. Başka da oyun oynanmaz zaten. Sen de rolünü iyi oynarsan, herkes seni sever. Rolüne iyi çalış, hatta rol olarak görme. O ol.

Zamanla karşısındaki yönetmenlerin yerini seyirciler almaya başlamıştı. Perde ilk kez açılmış gibi heyecanlıydı.Yüreği ağzına kadar geliyor. Biraz bekleyip nefesini kesiyor ama öldürmeden tekrar yerine geri dönüyordu. Kendisine de olan ilginin arttığının farkındaydı. Rolüne iyi çalışmış, kelime kelime ezberlemişti ama bir türlü karakteri sindirememişti. O olamamıştı.Yetmezmiş gibi o gün için gereğinden fazla umut biriktirmişti. Ayakta alkışlanacak, kendisinden sonra gelenler için bulunmaz bir örnek olacaktı. Bunun gibi hayallerini de sıkıştırmıştı umutlarının arasına. 

Ve perde açıldı, aynı ilk günkü gibi, ağır ağır...Kalbi de sıkılmıştı bu aşağı yukarı gidip gelmelerden. Yerinde durdu ve damaları zorlamadan, olması gerektiği gibi pompaladı kanı. Kendinden emin, adımladı onun için ayrılan yerleri. Kalabalık ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Yaptığı provaları gözünün önüne getirmeye çalıştı. Hatırlayamadı bir türlü. Adımlarını uzattıkça uzattı. Kalabalıktan homurdanmalar gelmeye başladı. Bu gerginliğini biraz daha arttırdı. Perde açılmıştı artık, bu oyun oynanmalıydı. Hikayeyi genel hatlarıyla biliyordu, o zaman içinden geldiği gibi oynayabilirdi. Birden durdu sahnenin ortasında, kalabalık nefesini tutmuştu ağzından çıkacak ilk kelimeleri bekliyordu ve bir kerede taştı dudaklarının arasından; ‘Gelenler hiç gitmeyecek, gidenler hiç gelmeyecek gibi...’ Bunlar teksirde yazanlardan değildi. O da anlamamıştı zaten, nereden çıktıklarını. Bir anda dökülmüşlerdi sahneye. Sanki başka biri söylemişti ona. Salondakiler ne olduğunu anlamadan, tuttukları nefeslerini salmadan apar topar kapandı perde. Daha önce hiç böyle kapanmamışlardı, perdelerde şaşırdı duruma. 

Kapanan perdelerle beraber kulisten sahneye gelen iki yönetmen bağırıp çağırmaya başladılar. Kendisinin de anlamadığı durumun açıklamasını istiyorlardı. Konuşmalarından çok bekleyemecekleri de belliydi. Daha ilk kem küm’lerini bitirmeden ensesinden tutup götürdüler. İtelediler kentin arka sokaklarına. Ona çok uzun gelen bir olaylar zinciri kısa sürede gerçekleşmişti. Ana hatlarını hatırladığı hikayede yoktu bu kısımlar. Artık sokaktaydı. Ne bir sahnesi vardı artık ne de oynayacak bir rolü. Ne olacağını da bilmiyordu. Rolü ve sahnesi olmayan bir oyuncu ne yapabilirdi. Her dakika ayrı bir heyecan yaratıyordu artık içinde. İlk kez hissettiği duygulardı bunlar. Heyecanla karışık korku... tek bir metni olan hayatta bu kelime yoktu. Sebebini daha anlayamasa da bu duygu dudaklarını hareket ettiriyor, vücudunu ısıtıyordu. Sonra korku kelimesi silindi gitti. 

Kendi sahnesini kurdu, hücre diyordu oraya. Kendini hapsetmişti. Her gözünü açtığında biraz üzerine çeki düzen verir, ardından perdeyi açardı. Kendi oyununu oynuyordu hergün  büyük kısmı içinden geldiği gibi. Perdenin ilerisindeki ilgisiz kalabalığa rağmen inatla direniyordu. Birgün bu perde tekrar açılacak ve oyununu seyredecekler diye yeni umutlar biriktiriyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder