Güneş
odayı doldurmuştu, en sapa yerlerine kadar ele geçirmişti. Pencereden giren
rüzgar perdelerin eteklerini uçururken teninde küçük tepeler oluşturuyordu. Bir
esnaf edasıyla yavaş yavaş açtı dükkanını, bilinci de yavaş yavaş etrafını
algılamaya başlamıştı. Kahvesi ile aynı kaderi paylaşıyordu bu sabah; ikisi de
akşamdan kalma. Fincana yığılıp kalmış kahvesi koltuğun tabanına yayılmış
kendisi; birbirini taklit eder gibiydiler. İki unutulmuş cisim, bir anlık
kararla hazırlanmış ama sonradan kaderine terkedilmiş iki heves. İlk sigara
gibi; tadını beğenmeyip yarısına gelmeden bulunan ilk müsait yerde eze eze
söndürülmüş, artık izmarit olan bir heves. Bir insan ile bir fincan kahvenin
ortak kaderi; dikkate değmez üçüncü sayfa trajedileri gibi. Baktı fincana
aynaya bakar gibi. Tutamadı kendini. Ne kaldıysa dikip içti sonuna kadar, iki
yarım hevesten bir tam çıkarmak istedi sanki. Yarım sağ yukarı baktığında saate
takıldı gözleri, sonra ilk kavuşmalarının anısına, aralarında dolaşıp duran
ufaklığa baktı bir süre. Daha zamanı var, büyüdükçe ağırlaşacak hareketleri
diye mırıldandı. Neden dönüp durduğunu düşündüğünde ise duracak diye aklından
geçirirken fincanın dibinde kalan son damlaları da içmeye çalıştı. Hala iki
yarımdan bir tam çıkarmak ister gibi ısrarcıydı hareketleri. Bir daha, bir daha
dikti kafasına fincanı.
Damlalardan
göl oluşturmak karpuz kabuğundan gemiler yapmak gibi. Çok damla lazım, bir o
kadar da fincan. Kaç yarım bir tam ederdi? O, yarım kalanlar birbirini ne kadar
tutardı? Neden yarım bırakmıştı? Hatırlayamadı ama arka odalardan bir ses
duydu; ‘tabağındaki bitecek, yarım bırakma; yoksa arkadan ağlar!’ Şimdi daha
iyi anladı ne demek olduğunu.
Birbirini
kovalayan iki çubuğun yanından aynı ilgisizlikle geçti ve tek hamlede oyunun
9125. perdesini açtı. O uyanmadan yerlerini almış o çok kıymetli seyircisini
selamladı. Belindeki ağrıyı hissettirmemeye çalıştı. Cephanesi bitmiş bulutlar
savunma konumuna geçmişti. Saatin üzerindeki iki çubuğa özenmiş gibi iki ufuk
arasında köşe kapmaca oynuyordu güneş ve bulutlar. Bir devi kuşatmış binlerce
cüce... Bulutlar önünü kesse de güneş kurtarıyordu kendini.
Hafif
bulutlu birgün. Böyle bir günde açılmıştı perde ilk kez. Hergün de açılmaya
devam ediyordu durmaksızın. İkiye ayrılırken gözlerinin perdeleri ilk günkü
gibi ağlamaklı olurdu, yaşarırlardı. Eski bir alışkanlık olsa gerek. Kim bilir
ne kadar sevinmişlerdi o ilk kez ağladığında. Bir süre de öyle devam etmiştir.
Daha derdini anlatacak kelimeleri bilmiyordu. Ağlamalarla anlatmaya çalışıyordu
huzursuzluğunu, öylece durmak da sorun yok manasına geliyordu. Gülücükler
saçmak daha sonradan eklendi dudaklarına. İçgüdüsel bir yanı yoktu yani,
sonradan öğrenilmiş birşeydi. Bir de yattığı yerde manasız çırpınışları vardı.
Denizden yeni çıkmış bir balık çırpınışları. Bu yüzdendi belki de hiç balık
tutamaması. Çırpınmaktan ibaret olan dili ve agucuk ve gugucuktan bir kelime
haznesi ile ne anlatılabilirdi. Kelimeler çoğaldıkça anlatası da kalmadı zaten.
Bu sahnenin tek oyuncusuydu. Herkes yönetmendi. Her taraftan komutlar geliyor.
Belki de o zaman hissetti yalnızlığını ilk kez. Bir rol arkadaşı istedi.
Sahnenin tozunu paylaşmak için. O zamanlar bilmiyordu, buralarda oyunlar tek
kişiliktir. Kendi yalnızlığından kurtulmak için başka birinin oyununu
başlatmıştı. Artık geri dönüş yoktu. Yeni oyunun prömiyeri dokuz ay, on gün
sonra... Bekleriz efendim...!
Perdeler
açılıp kapandıkça eline bir teksir tutuşturdular. Burada tiyatroya gelenler bu
metni çok iyi bilir. Başka da oyun oynanmaz zaten. Sen de rolünü iyi oynarsan,
herkes seni sever. Rolüne iyi çalış, hatta rol olarak görme. O ol.
Zamanla
karşısındaki yönetmenlerin yerini seyirciler almaya başlamıştı. Perde ilk kez
açılmış gibi heyecanlıydı.Yüreği ağzına kadar geliyor. Biraz bekleyip nefesini
kesiyor ama öldürmeden tekrar yerine geri dönüyordu. Kendisine de olan ilginin
arttığının farkındaydı. Rolüne iyi çalışmış, kelime kelime ezberlemişti ama bir
türlü karakteri sindirememişti. O olamamıştı.Yetmezmiş gibi o gün için
gereğinden fazla umut biriktirmişti. Ayakta alkışlanacak, kendisinden sonra
gelenler için bulunmaz bir örnek olacaktı. Bunun gibi hayallerini de
sıkıştırmıştı umutlarının arasına.
Ve
perde açıldı, aynı ilk günkü gibi, ağır ağır...Kalbi de sıkılmıştı bu aşağı
yukarı gidip gelmelerden. Yerinde durdu ve damaları zorlamadan, olması
gerektiği gibi pompaladı kanı. Kendinden emin, adımladı onun için ayrılan
yerleri. Kalabalık ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Yaptığı provaları
gözünün önüne getirmeye çalıştı. Hatırlayamadı bir türlü. Adımlarını uzattıkça
uzattı. Kalabalıktan homurdanmalar gelmeye başladı. Bu gerginliğini biraz daha
arttırdı. Perde açılmıştı artık, bu oyun oynanmalıydı. Hikayeyi genel
hatlarıyla biliyordu, o zaman içinden geldiği gibi oynayabilirdi. Birden durdu
sahnenin ortasında, kalabalık nefesini tutmuştu ağzından çıkacak ilk kelimeleri
bekliyordu ve bir kerede taştı dudaklarının arasından; ‘Gelenler hiç
gitmeyecek, gidenler hiç gelmeyecek gibi...’ Bunlar teksirde yazanlardan
değildi. O da anlamamıştı zaten, nereden çıktıklarını. Bir anda dökülmüşlerdi
sahneye. Sanki başka biri söylemişti ona. Salondakiler ne olduğunu anlamadan,
tuttukları nefeslerini salmadan apar topar kapandı perde. Daha önce hiç böyle
kapanmamışlardı, perdelerde şaşırdı duruma.
Kapanan
perdelerle beraber kulisten sahneye gelen iki yönetmen bağırıp çağırmaya
başladılar. Kendisinin de anlamadığı durumun açıklamasını istiyorlardı.
Konuşmalarından çok bekleyemecekleri de belliydi. Daha ilk kem küm’lerini
bitirmeden ensesinden tutup götürdüler. İtelediler kentin arka sokaklarına. Ona
çok uzun gelen bir olaylar zinciri kısa sürede gerçekleşmişti. Ana hatlarını
hatırladığı hikayede yoktu bu kısımlar. Artık sokaktaydı. Ne bir sahnesi vardı
artık ne de oynayacak bir rolü. Ne olacağını da bilmiyordu. Rolü ve sahnesi
olmayan bir oyuncu ne yapabilirdi. Her dakika ayrı bir heyecan yaratıyordu
artık içinde. İlk kez hissettiği duygulardı bunlar. Heyecanla karışık korku...
tek bir metni olan hayatta bu kelime yoktu. Sebebini daha anlayamasa da bu
duygu dudaklarını hareket ettiriyor, vücudunu ısıtıyordu. Sonra korku kelimesi
silindi gitti.
Kendi
sahnesini kurdu, hücre diyordu oraya. Kendini hapsetmişti. Her gözünü açtığında
biraz üzerine çeki düzen verir, ardından perdeyi açardı. Kendi oyununu
oynuyordu hergün büyük kısmı içinden
geldiği gibi. Perdenin ilerisindeki ilgisiz kalabalığa rağmen inatla
direniyordu. Birgün bu perde tekrar açılacak ve oyununu seyredecekler diye yeni
umutlar biriktiriyordu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder