Ev...
Bu hengamede zaman almıştı kendini bulması. Bulduğunu zannetti bazı bazı ama
kahverengi köpükler bulanıklaştırıyordu sularını. O anda farkına vardı. Dikiz
aynaları gibi kahverengi köpükler, mahallenin yaramaz çocuklarının hava
kararınca kendilerine has heyecanlı hınzırlıkları esnasında yönü kaymış. Görmek
istemediğin yerleri gösteren aynalar, gözüne sokar gibi... Tiksindiğin
şarkıları ezbere söylerken kendini yakalamanın verdiği kendinden nefret etme hissi
ile zaten geç kaldığını bilip yine de yetişecekmiş gibi koştuğun, arkasından bakarken suratına yapıştırdığın
maske gibi sahtelik ile karışık bir ruh hali gelir çöreklenir üzerine. Yağmur yağsın
istersin. Dışarıdaki güruha biraz daha yaklaşmak için gittiğin duraklar gelir
aklına o zamanlar. Yağmur yağsın istersin, bir nebze olsun onlara karışmak
isteği doldurduğunda içini. Yağmurdan kaçanlar sana gelir, iyi hissedersin. O
mırıldandığın şarkıların fonunda aksın dursun istersin. Yağmur fahişe şehrin
orospularını kırklarken köpürerek yükselir duyduğun saygı ıssız sokakların
post-modern duvarlarında sabahlayanlara.
En
iyi ihtimalle küllükte sigarasını söndürecek yer bulamadığı anlarda, en kötü
ihtimalle de izmarite dayanmış yangının parmaklarını yakmaya başladığı
zamanlarda aklına gelirdi bu düşünceler... Yağmur koklardı havada ama yağmazdı
hiçbir zaman. Hep geç kalırdı. Kuru kuru mırıldanırken şarkı söyleyen şairin
şarkılarını duman daha da bulanıklaştırırdı köpüklenmiş, bulanık ve tek renk
ufukları. Her nasılsa karanlık eşdeğer geliyordu köpürmüş ufuklara. O anlarda
hatırlardı yine, karanlığın huzurlu sonsuzluğunu, tutsakları özgür bırakan şarabı,
böceklerin tanrısını ve adaletli olmaya mecbur olmayan Azil'in tanrısını ve
manayı bulamayanı göğüs kafesinde bir et parçası ile canlı canlı çürümeye
mahkum eden o tanrıyı...