25 Nisan 2013 Perşembe

Gerçeğin Rüyası...


Dip. Bir nesnenin iki gölgesinin kesişimi kadar koyuydu rengi. Bakışlarım uzaklaştığım ışığa takılı kalmıştı. Kabullendim, bıraktım bedenimi. Tek kaygım kaybolana kadar ışığı izlemekti. Doyasıya, son defaymış gibi. Kabullenmek rahatlatır insanı derdi birisi.  Hatırlamıyorum ama haklıydı.  Derine indikçe daha iyi anlamaya başladım. Birkaç içkiden sonraki gülümsemem gibi sırıttım son kez ışığa. Kulağımda yankılanıyordu o çok sevdiğim melodiler. Korktum. Açtım gözlerimi karanlığın huzurlu sonsuzluğuna. Tenimi okşayan yağmur damlaları ve o melodiler. Muhteşem bir müzikal. Hayatımda tanrıça rolünü oynamış tüm kadınlar yanımdaydı. Bana eşlik ettiler son yolculuğumda ve ortadan kayboldular. Ayaklarım yere bastı sonra ve bir heyecan geldi geçti içimden ürperme ile. Eksenim etrafında döndüm. Kimseler yoktu. Aslında hiçbir şey yoktu. Sonsuz bir boşluktu geldiğim yer. ‘Khaos?’ Sanmıyordum ama her şeye kadirmiş gibi de gelmiyor da değildi. Biri belirdi karanlığın içinden ve orada değilmişim gibi yanımda durdu. Kendi kendine konuşuyordu; ‘asıl sarhoşken yaşar insan. Duvarların üstünde gezinir ya da enkazında dans eder. İçinden doğan nehirler sonsuza akar. Her söylediğin, her yaptığın asıl olan senin yansımandır’ dedi. Birden hareketlendi ‘şarap getirin, özgür bırakın tutsakları’ diye haykırarak gitti. Sanırım o da haklıydı.

Ne bir işaret ne de bir yol vardı. Ne yaparsan yap der gibi uzanıyordu önümde boşluk. Her adımımı düşecekmişim gibi atıyordum hala. Sınırlarım çok da geniş değildi. Birkaç adım atsam biriyle yüz yüze gelecekmişim gibi ayaklarımın önüne karaltılar düşüp gidiyordu. Farklı tonlardan sesler birbiriyle alakasız konulardan konuşuyorlardı. Yanımdan geçen o adam gibi. Gözlerimin kilitli kaldığı o ışık peşimden gelmişti sanki. Şahsi sorgu lambam nereye gitsem benimle geliyordu. Kafamda öbeklenmiş tüm düşüncelerin içime oturmuş telvesi simgesi olmuştu boşluğun belirsizliğinin ve sonsuzluğunun. Uçsuz bucaksız bir odam vardı ve ben merkezine sabittim. Görüşüm düştükçe diğer duyularım daha da açılmaya başladı. Sesler daha net ve daha uzaktan gelmeye başladı. Gözlerimin açık ya da kapalı olmasının bir farkı kalmamıştı artık. Hangi yöne gitsem ne bir şeye çarpmış ne de bir yerlerden düşmüştüm. O ilk anlardaki gerginlik uçup gitti üzerimden. Uzaktaki seslerden biri gittikçe yaklaşıyordu. ‘...bir o kadar da acıdır doğduğun yerde ölmek. Dünyanın boyutları kişiye göre değişir. Görebildiğin kadarıdır senin dünyan. Güven duygusu alır özgürlüğünü ellerinden. Bir parça rahatlık için nelerden vazgeçtiğini bilmezsin. Aldığın son nefes ardına bakmadan giderken pişmanlığını dile getirmek için biraz daha oksijen dilenir gözlerin sessizce. Şairin dizelerini duyar kulakların; olmasını istemek, keşke olsaydı demekten başka çare kalmamış....’ dedi ve daldı hiçliğin içine. Daha anlatıyordu ama derinlerde boğuldu sesi, duyamadım.

Dip. Çok zaman geçmemişti üzerinden oysa . Zaten buraya aitmişim gibi bir his kapladı benliğimi. Söylemediğim ne varsa sıraya geçtiler dudaklarımda. Kanımı hızlandıran o melodiler can suyunu verdiler her filizlenen us tanesine. İçimde yükselen bir isyandı bu. Kanım alkole bulanmış gibi. Patlamaya hazırdım. Direnmemin olacakları sadece geciktireceğini biliyordum ve Sessizce oksijen dilenmek de istemiyordum. İplerimi çözdüm ve dibe karıştım;

‘Kaybetmek...Solan her gülüş gibi yavaş ve yetişemediğimiz zaman kadar hızlı. Her an biraz daha ahmaklaştığını hissetmek. Tüm şairlere lanetler savurmak. Ve kabullenmek... Pencerenin ardında uçamayan kuşların tüysüz yavruları gibi umutsuzca kararlı insan yavruları...’ derken bir el uzandı hiçliğin içinden ve tümüyle sınırlarımı geçti. ‘Hoşgeldiniz Bay Kimliksiz, biz de sizi bekliyorduk’ dedi ve ‘ne kadar da haklıydı değil mi? Düşünceler su gibidir. Durduramazsınız. Aşar, yıkar ya da başka bir yol bulurlar. Tüm çabalar sadece ertelemektir. Sizce?’ diyerek bir kadeh şarap uzattı böceklerin tanrısı.

O an anladım neler olduğunu bittiğini. İçimdeki nehir taşmıştı ve artık önünü almak pek mümkün gözükmüyordu. Kabullenmem gerektiğini düşündüm ve kadehimi kaldırırken serbest bıraktım nehirlerimi;
‘Şarap getirin, özgür bırakın tutsakları!’