Dip.
Bir nesnenin iki gölgesinin kesişimi kadar koyuydu rengi. Bakışlarım
uzaklaştığım ışığa takılı kalmıştı. Kabullendim, bıraktım bedenimi. Tek kaygım
kaybolana kadar ışığı izlemekti. Doyasıya, son defaymış gibi. Kabullenmek rahatlatır
insanı derdi birisi. Hatırlamıyorum ama
haklıydı. Derine indikçe daha iyi
anlamaya başladım. Birkaç içkiden sonraki gülümsemem gibi sırıttım son kez
ışığa. Kulağımda yankılanıyordu o çok sevdiğim melodiler. Korktum. Açtım
gözlerimi karanlığın huzurlu sonsuzluğuna. Tenimi okşayan yağmur damlaları ve o
melodiler. Muhteşem bir müzikal. Hayatımda tanrıça rolünü oynamış tüm kadınlar
yanımdaydı. Bana eşlik ettiler son yolculuğumda ve ortadan kayboldular. Ayaklarım
yere bastı sonra ve bir heyecan geldi geçti içimden ürperme ile. Eksenim
etrafında döndüm. Kimseler yoktu. Aslında hiçbir şey yoktu. Sonsuz bir boşluktu
geldiğim yer. ‘Khaos?’ Sanmıyordum ama her şeye kadirmiş gibi de gelmiyor da değildi.
Biri belirdi karanlığın içinden ve orada değilmişim gibi yanımda durdu. Kendi
kendine konuşuyordu; ‘asıl sarhoşken yaşar
insan. Duvarların üstünde gezinir ya da enkazında dans eder. İçinden doğan
nehirler sonsuza akar. Her söylediğin, her yaptığın asıl olan senin yansımandır’
dedi. Birden hareketlendi ‘şarap getirin,
özgür bırakın tutsakları’ diye haykırarak gitti. Sanırım o da haklıydı.
Ne
bir işaret ne de bir yol vardı. Ne yaparsan yap der gibi uzanıyordu önümde
boşluk. Her adımımı düşecekmişim gibi atıyordum hala. Sınırlarım çok da geniş
değildi. Birkaç adım atsam biriyle yüz yüze gelecekmişim gibi ayaklarımın önüne
karaltılar düşüp gidiyordu. Farklı tonlardan sesler birbiriyle alakasız
konulardan konuşuyorlardı. Yanımdan geçen o adam gibi. Gözlerimin kilitli
kaldığı o ışık peşimden gelmişti sanki. Şahsi sorgu lambam nereye gitsem
benimle geliyordu. Kafamda öbeklenmiş tüm düşüncelerin içime oturmuş telvesi
simgesi olmuştu boşluğun belirsizliğinin ve sonsuzluğunun. Uçsuz bucaksız bir
odam vardı ve ben merkezine sabittim. Görüşüm düştükçe diğer duyularım daha da açılmaya
başladı. Sesler daha net ve daha uzaktan gelmeye başladı. Gözlerimin açık ya da
kapalı olmasının bir farkı kalmamıştı artık. Hangi yöne gitsem ne bir şeye
çarpmış ne de bir yerlerden düşmüştüm. O ilk anlardaki gerginlik uçup gitti
üzerimden. Uzaktaki seslerden biri gittikçe yaklaşıyordu. ‘...bir o kadar da acıdır doğduğun yerde ölmek. Dünyanın boyutları
kişiye göre değişir. Görebildiğin kadarıdır senin dünyan. Güven duygusu alır özgürlüğünü
ellerinden. Bir parça rahatlık için nelerden vazgeçtiğini bilmezsin. Aldığın
son nefes ardına bakmadan giderken pişmanlığını dile getirmek için biraz daha
oksijen dilenir gözlerin sessizce. Şairin dizelerini duyar kulakların; olmasını
istemek, keşke olsaydı demekten başka çare kalmamış....’ dedi ve daldı
hiçliğin içine. Daha anlatıyordu ama derinlerde boğuldu sesi, duyamadım.
Dip.
Çok zaman geçmemişti üzerinden oysa . Zaten buraya aitmişim gibi bir his
kapladı benliğimi. Söylemediğim ne varsa sıraya geçtiler dudaklarımda. Kanımı
hızlandıran o melodiler can suyunu verdiler her filizlenen us tanesine. İçimde
yükselen bir isyandı bu. Kanım alkole bulanmış gibi. Patlamaya hazırdım.
Direnmemin olacakları sadece geciktireceğini biliyordum ve Sessizce oksijen
dilenmek de istemiyordum. İplerimi çözdüm ve dibe karıştım;
‘Kaybetmek...Solan
her gülüş gibi yavaş ve yetişemediğimiz zaman kadar hızlı. Her an biraz daha ahmaklaştığını
hissetmek. Tüm şairlere lanetler savurmak. Ve kabullenmek... Pencerenin ardında
uçamayan kuşların tüysüz yavruları gibi umutsuzca kararlı insan yavruları...’
derken bir el uzandı hiçliğin içinden ve tümüyle sınırlarımı geçti. ‘Hoşgeldiniz
Bay Kimliksiz, biz de sizi bekliyorduk’ dedi ve ‘ne kadar da haklıydı değil mi?
Düşünceler su gibidir. Durduramazsınız. Aşar, yıkar ya da başka bir yol
bulurlar. Tüm çabalar sadece ertelemektir. Sizce?’ diyerek bir kadeh şarap
uzattı böceklerin tanrısı.
O
an anladım neler olduğunu bittiğini. İçimdeki nehir taşmıştı ve artık önünü
almak pek mümkün gözükmüyordu. Kabullenmem gerektiğini düşündüm ve kadehimi
kaldırırken serbest bıraktım nehirlerimi;
‘Şarap
getirin, özgür bırakın tutsakları!’