29 Kasım 2015 Pazar

Bay Kimliksiz ve Kişisel Sayıklamaları: Gaius Martius...

     Ufuktan doğan güneşin ilk ışıkları sigarasının dumanını görünür kıldığı an kendine geldi. Perdenin sökülmüş kenarına takılmış gözlerini aldı gerisin geriye. Ne zaman takılmıştı neler akmıştı gözlerinin önünde bilincinde değildi. Kısa süren bir afallamadan sonra kendine geldi. Bütün gece rüya gördüğü bilmesine rağmen hiçbir şey hatırlamaması gibi bir şeydi; kuyunun dibinden görünen bir perde söküntüsü, bir silüet, bir anda parlayan ateş ile görünüp kaybolan oda ve karanlık... Aslında daha önceki sabahlardan pek farklı değildi. Bu sebepten daha sonra dönmek üzere üstün körü geçti. Sorgulamadan. Hayat devrinde çalışınca kimse rahatsız olmuyor. Beklenti dibe vurunca daha mı rahatlıyoruz acaba? Kim bilir? Beklenti ile sürpriz eğrisi ters orantılı mıdır? Bu konular birkaç bira sonrası sorulması gereken sorulardı. Aklının zamanlaması bazen başarısız oluyordu. Kafanın içinde biriyle yaşamak zor oluyordu bazen ama geçici de olsa, piçliği unutturuyordu.

    Bir homo sapiens eğilimi olarak; düşüncenin duraksadığı an bir sigara yanar. O da aslını inkar etmedi ve sigarasını yakıp derin bir nefes alıp güneşin hizmetine bıraktı. Yavaşça. Yıllar önce bu gösteriyi keyifle izlediği gün geldi aklına. Hayıflandı. Neden hayatının devrine dahil etmediğini düşündü. İnsan kendi hayatını sonu yokmuş gibi yazabilseydi keşke. Yazabildiği kadar, detay detay. Zaten birkaç yıl sonra detay falan hatırlamazdı. Pratik ve uygulamanın ne denli farklı olduğunu bilebilirdi belki o zaman. ‘Neyse’ dedi son nefesini ışıkların sessiz resitaline bırakırken. Yeniden. Yine zihin altının kendine hazırladığı hoş bir hediyeydi. Demek hayatı devrinde ilerliyordu.

    Şehrin en eski fahişesini çağırmak istedi o anda. Anlatsın diye sadece. Sabaha kadar anlatsın. Üzerinden geçen şehri anlatsın. Şehrin en yeni travestisini çağırmak istedi. Anlatsın istediği kadar. Ne isterse anlatsın. Şehrin tüm paralel yaşanan hayatlarını duymak istiyordu. Kimsenin haberinin olmadığı hayatları, yada filmlerden öğrendiklerinden bambaşka, duymak istiyordu. Kendilerinin yazdığı hayatları da dinlemek istiyorum. Her ne kadar sıkıcı, tek düze ve devrinde hayatlar anlatacak olsalar da onları duymak istiyorum. Paralelliklerinden rahatsız masal misali anlatacakları kişisel ütopyalarını da duymak istiyorum. Çaktırmadan. Belki de ben de anlatırım benimkileri, Zamyatin’i andıran ütopyalarımı, yeterince alkol sponsor olursa tabi.

    Yeterince alkol olursa, umarım hepimize yetecek kadar olur. Sokaklara dökülmek için yetecek kadar ki o ana kadar bir bankacını yüzüne ‘Banka açmak banka soymak kadar suçtur’ diyebilir, ona manasız gelecek olsa da,  herkese ‘Tanrının hatalarından biriyiz, yüzlerce peygamberle düzelmeyen hatalarız’ diye bağırabiliriz. En azından, biri bizi güzelce pataklayıp bir kenara atana kadar haykırmak için yetecek kadar ki ütopyalarımdan biridir; çoğunluğun kafası güzel kişisel devrimlerinin ardından sokaklara dökülmesi, kansız ve silahsız, içimizden taşan devrimler, kabına sığmayan.

    Sanırım hepimiz parti bitmesin istiyoruz! Tek sorun bu galiba. Aynadaki yansımaların neler yapacağından korkuyoruz. Sancısız doğumlar istiyoruz, kansız devrimler. İmkansızlığının farkında olsak da gerçeklerle karışık ütopyalar kuruyoruz. Gelgitleri durduramıyoruz. Gebe kalıyoruz içimizden doğanlara, yarım yamalak da olsa aya. Sancı vurduğunda dolunay olmasın diye dualar ediyoruz boşluklara. Kurusıkı kutsal kitap enstantaneleri.


    Ortalıkta piç misali bir Coriolanus. ‘Ben’ yerine ‘biz’ olduğu sürece Martius her daim piç. Herkesin kişisellikten yüce değerleri var. Herşeyi manalandıran melodiler eskidikçe hayatının ilk tanrıçaları ölmeye başlıyor. Zamanla terkedilmiş mabet çok, Martius hep piç.

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Fotoğraf Okumaları 9 : KARANLIK...






Usulca doğruldu yerinden. Engelleyemediği bir huydu bu; sanki o an sonu belirsiz bir yola çıkacakmış gibi kalkar, birkaç saniye sonra öylece geri otururdu. Halbuki biliyordu o kapıda büyülü bir şeyler vardı. O adımı attığında üzerine çığ düşüyordu, sert bir rüzgar yüzünü tokatlıyor, bacakları soğuktan donmuş gibi kıpırdamaz oluyordu. Uzuv kontrolleri en düşük seviyeye çekilir, orada öylece kalırdı. Tüm bu duyguları aynı anda yaşamak yerine ayağa kalktığı anda birkaç saniye olacakları düşünüp orada öylece kalmak yerine öylece yerine geri otururdu. Dalardı gerisin geriye kaçar gibi çıktığı düşüncelerine. Arada perde arasından sokak lambasının altında uçuşan buzdan ateş böceklerine dalardı bakışları başlangıç olarak. Ardından dünyada gidemediği ve kesinlikle gidemeyeceği şehirleri düşünürdü. Bazen dünyanın şehirleri umurunda bile olmazdı. Sadece birkaç yüz kişinin bir türlü terk edemediği bir yer… Eski ile yeninin birbirine karışmış mimarisinin insanının kararsızlığını ifşa ettiği bir yer. Eskinin mat taş evleri umutsuzluğu, yeninin o yapay, ucuz canlılığı biraz daha idare edebiliriz duygusunu haykırsın. Sonu geciktirmek isteyenlerin faydasız çabaları sadece birer yamadan ibaret olsun. Gelecekler yığına karışmaya. Dağlarda eriyen karın usul usul, ince ince akması gibi önce çaylara karışacaklar arından nehirlere ve denizi bulacaklar sonunda. Dipsizde kaybolacaklar. Zaten kaybolmaya gelmiş olacaklar.


Gün gelecek, sabaha kadar şehri bekleyenler de toplanacak kamplara. Birkaç göstermelik soru ve ucuz sorgu sahnelerinden sonra kaçınılmaz akıbete yol alacaklar. Akşamüstü şehrin kan basıncını ölçmeyecekler mutfak pencerelerinden. Sabah ayazında kumruları duymayacaklar. Işıklarını görüp ısınacaklarını zanneden güvercinlere o evin şehirdeki en soğuk ev olduğunu anlatmayacaklar. Rahatın, sıcağın karanlıkta olduğunu anlatmayacaklar, kendilerinin ne gibi bir batakta olduklarını da. Gözleri açık karanlığa gitmeleri gerektiğini söylemeyecekler onlara, dışarıya soğuk sızan pencerelerinden. Acele etmeyecekler bunları söylerken. Artık çok geç olduğunu bildiklerinden çok da uzatmayacaklar. Gerçeğin rüyasını görürlerse gözlerini açmadan tekrar karanlığa uçmaları gerektiğini söylemeyecekler. Kafka ismini duymalarının bile zehir olduğundan, her şeyin onun başının altından çıktığından bahsetmeyecekler. Her geçen gün daha eksildikleriyle kaldıklarını söylemelerinin de bir faydası olmayacak. Şehrin geri kalanından bir farkları olmayan kumrular zaten anlamayacaklar bunları ama şehri bekleyenlerin yangın çıkışı da olmayacak. Pencerelerinin gıcırtısı sabahın sessizliğini bozacak, ışıkları uyuyan şehrin üzerinden leke gibi gözükecek. Temizlenmesi gerektiği anlaşılacak o gün. Uykularından vakitsiz uyananların huysuzluğu gösterecek yerlerini. Siyah elbisedeki beyaz iplik parçası olacaklar. Sessizliği bıçak gibi bölecek süpürgelerin gürültüsü. O ana kadar zaten olanlardan habersiz kumrular uçup gidecekler, geri gelmemek üzere. Bir ışık olmayacak onları çeken, sadece karanlık kalacak geriye. 

Dipsize yitmeye gelenler şanslı olacaklar o gün. Uyuyan şehrin üzerindeki lekeler onlara yamalarını hatırlatmayacak. Kusursuz karanlığı sunacak onlara şehir. Olan kumrulara olacak.