27 Ağustos 2013 Salı

Fotoğraf Okumaları 8 : An....





An... O an, kuyuya düşen taş ile aynı hissi paylaşmak. Taşın son sözlerinin yankısı gibi havada asılı kalmak. Her şey bir an ortaya çıkar, bir anda değişir değişen. Bir nota eliyle koymuş gibi bulur mesela en kuytudaki labirentlerin duyarlı köşelerini. Şarkı sonsuza kadar yankılanır labirentlerin pasajlarında; bir anlık notadan doğar, çoğalır. Yitmez boşlukta yankı, aksine giderek yoğunlaşır uğultusu. Korkarsın ufak ufak bilinmez derinliğinden gelen seslerden. İçinde varlığından haberinin olmadığı bir şeyi uyandırmış gibi çocuksu bir korku hissedersin. Her çaresiz insan gibi gözüne göklere dikersin, umut tarlalarına. O anda, bir anda, farkedersin çevrendeki duvarları ve üzerindeki küçük deliklerden sana bakanları. Aralarından akan bir duru su... Akar gider etrafında olup biten her şey gibi, seyredersin. Akar gider. Hiçbir şey beklemez seni. Seninle ya da sensiz akar gider. Kırık aynadaki yansıman gibi itici gelir bir zaman sonra. Gölgeler gelir üzerine. Ama gölgelerin arkasındadır ışık, yanılırsın. Ürkek bir geri adım ve duraksama. Klasik ne yapacağını bilememe hali işte. Kulaklarında yankılar uğuldarken hala, beyninin her lobu başka bir komut verir vücuduna.

Bir araf hali insanın, sarar yine benliğini. Kendi labirentlerinde kaybolmak mı gölgelere karşı ışığa yürümek mi... Her  zaman bir seçenek daha vardır diye düşünürsen eğer; durup beklemek, teslimiyeti kabul etmek. Hangisine olduğunun bir önemi olmadan , beklemek, kusursuz pasifizm. Sonsuzluk kavramı o anda anlam kazanır, herşey gibi bir anda.

28 Haziran 2013 Cuma

Fotoğraf Okumaları 7 : Zaman Kayması...


Pembe tozlar serpiştiremedim ben gözlerime. Tutmadı mayası ya da ben beceremedim ama yeşil camın içinde kırmızı bir dünya yarattım kendime. O zaman inanabildim dünyanın döndüğüne, kırmızısı azaldıkça dünya daha bir yeşil oldu. Gözüme kaçan dumanın verdiği yanma hissettiriyordu bir şeyler bazen. Perde kalkınca ise dünya karanlıktı. Sonsuz bir boşluktaki kısır bir döngü. Sanırım insan dünyaya pembe gözlerle geliyordu. Ne oluyorsa sonradan oluyordu! Toz pembeden mat siyaha seyreden yolculuk başlıyorlardı. Çocuklar büyüdükçe hayaller de bir bir yitiriyordu yapay gerçekçiliğini. Her biri gözün bir tutam tozunu alıp karanlığa sürüklüyordu dünyasını. Özenle dizdiğin okuma fişlerinin çantandaki kitapların altında kıvrandığını gördüğün o an gibi, eskisi gibi olmuyordu hiçbir şey...Giden gider! Kayan yıldızlar gibi düşünmek ister insan önce ama yitmek kelimesi bulandırır düşünceleri. Çaresizce kırmızılara sarılır o zamanlar insan, pembenin yerini tutar mı diye bir umut filizlenir içinde yeşilin koyulaştırdığı kırmızı can suyunda. Çok sürmez zaten, yakıtı bitmiş dünyanın durması gibi bitiverir en güzel yerinde.


İşe yaramayacağını bile bile ufaktan bir sorgularsın adet yerinin bulsun diye, göstermelik. Genelde karanlıktan başlayan maceralar ışığa doğru gider ve giderek de aydınlanır. Zaman kaydıkça ışıldamaya başlaması gerekenler karardıkça bir sorun olduğu gark eder aklına. Gözüne saplanan detaylar rahatsız etse de kırmızı can suyu biraz daha idare edebilir diye geçer aklından. Mat bronzun ışıldaması gerekir zaman kaydıkça ama banklar boştur. Kimse yok. Bekleyiş... Ne için olduğuna dair bir fikir de yok hafızanın dehlizlerinde. Herkesin terkettiği bir şehrin tren istasyonunda bekliyormuşsun gibi bir his. Umut işte! Gereksiz bir avuntu, selamsız sabahsız oturur içine. Kanına giren bir yüzsüz fahişe zaaflarını kullanır. Umursamaz. Tütün kokan dudaklardan dökülen kelimeleri umursamaz fahişeler. Çana yüklenmek istersin o anda. Hadi baştan başlayalım, en başından. Unutalım ışıltılı, dijital sayıları, beynimize kazınan standartları... Çanlar çalsın yeniden. Mahalle maçı yapmış çocuklar gelsin istasyona, çalsınlar çanları. Top direk niyetine konmuş taşın üzerinden mi geçti yoksa gol mü oldu diye saatlerce sonuçsuz tartışan çocuklar gelsin kan ter içinde. Ağızlarının yanında salçalı ekmek lekesi kalmış çocuklar! Onlar gelsinler, çanları çalsınlar. Hep beraber gidelim. İstasyondan çıksın herkes, beraber bekleyelim gelecek treni. Yavaş gitsin mümkün olduğunca. Ne kadar geç o kadar iyi! Çalın çanları!

15 Haziran 2013 Cumartesi

Fotoğraf Okumaları 6 : Yollar...


Bir şeyin bitmemesi ne kadar güzel gelmişti o ilk seferde. Her şeyin sonu olan bu dönmekten sersem olmuş kürede bitmeyen bir şey keşfetmek ne kadar mutlu etmişti onu. O oldukları, doğdukları yerde öylece duran diğerlerini gördükçe giderek daha da bağımlı hale gelmişti. Her bağımlılık gibi onu da esir almıştı bu keşfi zaman savurdukça saniyelerden paketlediği dakikalarını. Yollar da akıyordu, zaman da. Her çizgi bir an demekti, kalp ritminin ekranda oluşturduğu bir tepecikti. Tek sorun ona ayrılan sürenin sınırlı olmasıydı ama o anda pek önemi yoktu bunun. Bağımlılığın verdiği geçici tatmin kanındaki dozunu arttırdıkça gözleri daha körleşiyordu. Farkında değildi. Son kelimesi anlamını yitiriyordu. Her seferinde biraz daha bağımlı hale gelirken o içindeki, öldüremediği çocuk daha da şımarıyordu. Bir zaman sonra rutine bağlayan seri üretim hayatların yanında özgürlük kelimesi daha büyük harflerle kazınıyordu belleğine. Ama şimdi?

Şimdi cama vuran damlalar yüzüne vurulan gerçeklerdi. Camın üzerindeki tozu, kiri alıp giderken beyin kıvrımlarına sinmiş pembeliği de yıpratıyordu. Daha gerçekçi, daha sert vuruyordu yüzüne. Yaz mevsiminin tenini okşayan ılık yağmurları geçmişti artık. Yüzüne vuran ayaz sersemliğinden uyandırıyordu onu. Cama vuran her damla aynadaki yansımasıydı. Kendilerini akıntının gittiği yöne bırakmış küçük kara balıklar cama vurup vurup parçalanıyorlardı. Çarpışmadan sonra hayatta kalanlar son bir umut ile tutunmaya çalışıyorlardı ama doğmamış soyu gibi savuruluyorlardı ve boşlukta yitiyordu çığlıkları. Bir an, sonsuzlukta sonuna yürümek, var olduğunu haykırıp boşlukta yitişlerini dinlemek yerine kalabalıklarda erirken hissedeceği rahatlama hissini kıyasladı. Her damlada biraz daha boğulmaya yeğlenebilirdi belki? Çok geçmeden bu düşüncesinin nedenini de buldu. İnsan sonuna yaklaştığı zaman karşı geldiği, itiraz ettiği şeyleri gözden geçirmeye başlardı. Acaba kelimesi bıçak gibi saplanır oldu aklındaki her düşünceye. Cama vuran her damla düşüncelerinde bir yarık daha açıyordu. Tükenmiş bir albatrostu artık okyanusun tam ortasında. Görünen bir kara parçası olmasa da kanatlarını açıp bırakmıştı kendini rüzgara. Gittiği yere kadar diye fısıldadı gözleri ufukta kilitli ama o fısıltı da boşlukta yitip gitti. Anka kuşunun hayali vardı aklında. Masallara kanmış bir albatros...

Bir idam mahkumunun idam sehpasında yerine getirilemeyecek son dileği gibi geç kalmış bir pişmanlıktı bu göz bebeklerinde öbeklenmiş... Yüreği üzerine serptiği bir tutam umut da yok olunca son sözlerini söyledi; ‘Bu nehrin denize döküldüğü falan yok. O yalancı küçük bir kara balık’ dedi ve son itirafını da kendine yaptı; ‘Şair haklıydı’
                                                                                               ‘...
                                                                                                   Olmasını istemek,
                                                                                                       Keşke olsaydı demekten
                                                                         başka çare kalmamış’

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Bay Kimliksiz ve Kişisel Sayıklamaları IV - Otobüs...


‘I want to break freeee! Dıt dıdıtdıt dıt dıt!’ Açtı gözlerini, yorganı üzerinden attı bir hamlede ve bir sigara yaktı. Sabahın körünün en güzel yanıydı bu. Yanan tütünün çığlıklarını duyabiliyordu. Yatağından doğruldu. Bir süre, sadece sabahları ses çıkaran telefonunun alarmını dinledi, ‘I’ve got to break free...!’ Teknolojinin nadir işe yarar yanlarından biri işte. Diğerleriyle böyle bir ortak noktayı kaldıramayabilirdi. Kahvesini aldı ve yine her zamanki yerini aldı pencerenin yanında. Onları izlemek, diğerlerini, biraz olsun rahatlatıyordu, ayrıntılara karşı önü alınmaz içgüdüsünün ağzına bir parça bal çalıyordu kendi özgürlüğünden. Nasıl göründüklerini düşünmekten kaskatı kesilmiş bedenlerini, sırf moda olduğu için yaptırdıkları saç modellerini ama en çok da yüzlerindeki ifadeleri seyretmeyi severdi. İbne derler diye birbirinden ayırmadıkları kaşlarından görünmeyen çatılmaları. Hakkında hiçbir şey bilmedikleri, sadece güzel olduğu için hafızalarında kendilerinden başka hiçbir şeye yer bırakmayan, uykusuz gözlerdeki o kadınların silüetleri. Geleneklerin ömrünün dolduğunu haykırmak isteyen, boşlukta asılarak idam edilmiş o bakışlardaki orta yaş sorgulamaları. Kış geldiğinde soğuktan, yaz geldiğinde sıcaktan yakınırken baharları unutmalarını. Hayatlarını kazanmaya çalışırken ömürlerini feda ediyor olmalarını...

Ani bir karar ile daha yakından bakmaya karar verdi. Hareketlendi. Onlardan biri gibi gözükmeliydi öncelikle. Pahalı gözüken ama oldukça ucuz olan pantolonunu giydi, tişörtünün üzerine hırkasını geçirdi. Aynaya baktığında  üzerindekiler ve cebindekiler için altı ay çalışmış biri gibi görünüyordu. Yaşının genç olmasından dolayı en uygun rol buydu. Çıktı. Otobüs durağında bekleyenlerin yanında durdu. Göz ucuyla tararken tek kullanımlık komşularını, otobüs geldi. Hep beraber bindiler ve gelişigüzel dağıldılar içinde. En arka koltuklara otururdu her zaman, ki görüşü dışında kimse kalmasın. İki durak sonra otobüs doldu, arkalara ilerleyelim naraları atmaya başladı en önde oturan adam ve aralarına yeni katılanlar. Hemen önünde ayakta duran adam ilgisini çekti önce. Giyimine ve elindeki çantaya bakılırsa uzun zamandır öğretmenlik yapan birisiydi. Yeni nesilden de memnun değildi bakışları. Diğer öğrencilerin konuşmalarını dinliyordu aslında ama bakışları dışarıya yönlendirilmişti. Laf dinlemiyorlardı, her şeye karşı çıkıyorlardı, tartışıyorlardı. Neyseki kendi oğlu onlar gibi değildi. Yüzündeki bir tutam mutluluk da bu sebepti büyük ihtimalle. Oysaki oğlunun sigara içtiğini bilse haberlerdeki örgütlere örnek olacak terör eylemleri yapabilirdi, kendisinin de aynı şeyleri yaptığını göz ardı ederek. Genelde durum böyleydi. Zamanında kendilerinin yaptıklarını çocukları yaptıklarında terör kelimesinin anlamı daha da çirkinleşirdi. Anlamsızlığını anlayamazdı, sigara içen insanların sigaranın kötü bir şey olduğunu söylemelerinin.

Yanında oturan genç adam ise elindeki telefonuyla oynamaktaydı. Giyimleri benzerdi. Okulunu bitirmiş, işini bulmuştu. Hedefleri daha da büyüktü artık. Okulda okudukları şimdi pek de işe yaramıyordu oysa. Etik, ahlak, dürüstlük, kanun, hukuk... Lügatından kaçmak zorunda kalmışlardı bir zaman önce. Ezmeye odaklanmıştı artık ama tutkusu ezilme ihtimalini göstermiyordu ona. Arada kapansa da hırs yangınlarını saklayamıyordu gözleri. Hırs sabırsızlığa, sabırsızlık hareketliliğe neden oluyordu. Sürekli bir şeyle oynaması bundandı. Bir an ayakta duran genç kızla gözgöze geldiğinde duruldu damarlarındaki çağlayan. İster istemez benim dikkatimi de kıza yöneltti, biraz da onunla uğraş der gibi. Önce bakışlarını kaçırdı kız. Hayalleri vardı onun da en klasiklerden. Tüm arkadaşları evlenmişti, ailelerini kurmuşlardı. O hala evin genç kızını oynuyordu. Gereğinden çok kalmıştı sahip olduğu karakter o evde. Bu yüzdendi yüzüne boca ettiği boyalar. Doğaya hakaret ettiğinin farkında bile değildi. Hedefi onu da kör etmişti yanındaki genç adam gibi. O arayış içindeki gözleri tanıyordu. Kendinde de bir çift vardı ama aradıkları başka şeylerdi. Ona anlatmak isterdi, bulduğunda aslında aradığının o olmadığını anlayacağını. Anlamak, kimin yaptığı belli olmayan bir kara büyüydü. Başkalarına da bulaştırmak istemezdi aslında. Başka bir şeyle uğraşıyormuş gibi yaparak arkasını döndü kız ama gözleri bu tarafta kalmıştı. O yüzden hemen arkasındaki asıl tehlikeyi de göremedi. Yine de hayallerinin baltası olmak istemezdi kimsenin. Yanındaki gözü hırslı adamın ineceği durağa geldiklerinde genç adamın gözleri hala o kızdaydı. Ama artık çok geçti. Keşisen öykülerinin ayrılma vaktiydi. Hırslarını da alıp indi.

Kulaklıklarından hışırtı benzeri bir ses gelen biri oturdu yanına. Umurumda bile değilsiniz tavrı çok aşikardı ve çevresindekilerce de hemen algılandı. Her ne kadar ilk kaşlarını çatıp göz ucuyla bakan oğlunun sigara içtiğini bilmeyen öğretmen olsa da kimse üzerinde durmadı. Dikkatlerini başka yöne çevirdiler. Daha çok da kendi içlerine. İki sıra önde oturan tombul teyze biraz daha baktı hoşnutsuzca sonra o da önüne döndü. Bu kadar tepki çektiğine göre giderek artan bir maruz kalma durumu mevcuttu, umursamazlar giderek çoğalıyorlardı. En tecrübelisi öğretmen, en acemisi ise tombul teyze. Tavırlarındaki ayrıntılar umurumda bile değilsiniz tavrının altının boş olduğunu gösteriyordu. Havada uçuşan egosu tutunacak bir şey bulamayınca düşecekti. Egonun yükselmesi değil derinliği olmayan her akımın bir gün çökeceğinin farkında olmamasıydı sorunun kendisi. İyi bir ressamın egosunun yükselmesini anlayabilirdi ama kendini ifade edebilecek bir şeyi olmayanların nasıl da bu kadar yükseldiğini kendisi de anlamakta zorluk yaşıyordu. Bayık bakan gözleri ve sürekli ciddi olan sureti boşluğu görmek için yeterliydi. Bu sefer de hayalleri olan genç kızın arkasındaki bentsiz nehirlerin kralının gözleri oturduğu tarafa çakıldı ama bir süre sonra muhtelif dişi vücutlara geçti sırasıyla. Ayırt etmiyordu. Bir insanın en zor zamanlarıydı bunlar. Vücudundaki değişen kimyası gem tutmuyordu. İçinden gelenlere söz geçirmek bir yana ertelemeyi bile akıl edemeyecek kadar kendini kaptırmış, doğasının nehirlerinde sürüklenen yeni yeni büyümeye başlamış insan yavruları. Ayaktaki öğretmenin bunu farketmesi ile kapalı dudakları biraz ayrıldı birbirinden. Duyulmadı ama ‘cık cık cık!’ diye bir tepki veriyordu. Neyseki kendi oğlu bunlar gibi değildi. Cebindeki eli hareket etmeye başladı çok genç insanın. Okula vardığında ne yapacağını kestirmek zor bir şey değildi. Biraz olsun nelerin değiştiğini bilmeliydi ya da biri ona anlatmalıydı. Konuşma fırsatları olsaydı bir süre toplu taşıma araçlarından uzak durmasını tavsiye ederdi. Kendisi de öyle yapmıştı çünkü.

 Otobüs aniden durdu. Birbiri üstüne yığılan insanlar önce şoföre sonra birbirine çıkıştılar seri bir şekilde. N’oluyor manasında öne doğru yükselen tepkileri havada U dönüşü yapıp yüzlerine geri döndü ve arkalarındaki ilk yüze gönderildi aynı profesyonellikle. Kasisten geçerken hepsinin aynı anda zıplaması da ilginç bir görüntü oluşturmuştu. Haber bültenlerindeki zam haberlerine verilen geçici tepki ile aynı ortak paydasıydı bu insanların. Sadece birkaç kişi farklı tepki vermişti o an için. Biri oturduğu yerde uyuklayan yaşlı memur sarsıntıyla başını cama vurmuştu. Memurun tepkisi diğerlerinden biraz daha yüksekti tabi. Diğeri yanında oturan umursamaz kızdı. Gülmüştü sadece. Ondan beklemediği bir tepkiydi. Demek yüzündeki umursamaz ifade yapıştırmaydı. Ayaktakilerden sadece bir yüz düzeni bozmuştu. Şaşırmamıştı ve ne olursa olsun şaşırmayacak gibiydi göz bebekleri. Karşı konulmaz bir yakınlık hissetti. Kendine doğru bir sıcak hava esti ve benliği sindirdi sıcak havayı. Bağırmak isteyince fısıltı çıkar ya, onun gibi bir his yarattı içinde. Sonra bir süredir kütle oluşturdukları etrafındakilerden biri inmeye karar verdi. Hiç açılmayacakmış gibi duran kapı açıldı ve kendi yansıması ile tanıştı damlaların yarış yaptığı kapının camında. İçine döndü gözlemleri. Anlık bir şoktan sonra aslında oynamak istediği rolü tam yansıtmadığını farketti. Ani bir kararla evden çıkarken bazı hayati ayrıntıları gözden kaçırmıştı. Kapı açılmasaydı bu çok da önemli değildi aslında. Kimse farketmezdi. Onların daha önemli ilgi alanları vardı. Ona sıra gelene kadar otobüste kimsenin kalmaması gerekirdi.

Gözleri kendi içini deşmeye başlamıştı. O kız kadar olmasa da umursamaz sayılırdı. Onun kadar küstah bir tavrı yoktu ama üstelemezdi. Mantığa olan hayranlığından kendi kendinin ipini çekmişti o. Mantığa olan hayranlığı sorgulamaya aşık etmişti onu. Aşkın her çeşidi gibi gözünü kör etmişti. Mantık gitmek için hazırlanmaya başlamıştı. Temelde kusursuz bir çelişkiydi onunki ve olmadık zamanlarda yüksek alkol ihtiyacına sebep oluyordu. Gözleri hırstan kavrulmuş genç adam gibi hedefleri yoktu. Yaşamayı seviyordu, hiç sonu gelmeyecekmiş gibi. Rüzgar nereden eserse gibi bir felsefeyle kendini avutmaya çalışırdı ve kendini kandırmayı başarırdı çoğu zamanda. Bazen dürüst olmaya çalışır kendine karşı. Sadece savruluyorum diye mırıldanırdı ama bunu da  kısa keserdi dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasıyla. Yemek yemek istemeyen çocuk da, ağzına kaşık dolusu mamayı tıkıştıran annesi de kendisi olurdu.

Bir daha baktığında o düzeni bozan yüzü göremedi kalabalığın arasında. Sonra kapı bir kez daha açıldı. Camında bir kez daha gördü yağmurun yıkadığı yüzünü ve bir daha görmeye katlanamayacağına karar verdi. Herkesin anladığı kadar işte, doğrusu da yok diye fısıldadı ama neyseki yanında oturan umursamaz kız düşünceleri kadar kulaklarını da tıkamıştı. İnsanlar sıkıcı ve tutarsızdı. Kendisi de dahil. Birkaç dakika sonra otobüs durduğunda kapı açılmadan ayağa kalktı ve dışarıdan gelen ışığın kollarına attı kendini. Otobüsün arkasından baktı biraz sonra sigarasını yaktı ellerini kusursuzca siper ederek, en kıymetlisi gibi. Bulutlar son evlatlarını da tentelerin, yaprakların üzerinde ölüme terk etmişlerdi. Bir banka oturup havada uçuşup dağılan dumanı seyretti. Yanından geçenler hareketlerinin tuhaf olduğunu düşünüp birkaç adım daha uzağından geçip gittiler. Bilemezlerdi normal davranamayacak kadar karışık bir kafasının olduğunu. Anladığımız kadar işte, doğrusu da yok.

10 Mayıs 2013 Cuma

Kısır Döngü Çomağı...


Tüm şartlar uygundu. Doğanın bu şansız gezegeni bayram yerine çevirdiği günlerden biriydi. O gün barış ilan etmişti güneş dünya ile kendi kendine. Engelleri kaldırmış, alabildiğine vermişti neyi varsa gezegene. En azından bulunduğu noktası için. Dikkatli dinleseydi herkes farkına varabilirdi hayranı oldukları tüm melodilerin kuşlardan geldiğini. Kesinlikle fark ederlerdi en sevdikleri kazaklarının renginin bir taşin rengi olduğunu. Güneştendir belki de diye düşündü kendi kendine çayını yudumlarken, karşısındaki önceki gün izlediği filmi anlatıyordu. Zamanla geliştirmişti bu rol yapma oyununu, bir şey anlatılırken pür dikkat dinliyor gözüküp ince çizgilerde gezinmeyi. Anlatmazdı bu çizgileri kimseye. Anlatmak istemezdi. Çok ince çizgilerdi, görülmesi zor. Ya güneş çok parlaktı ve alıyordu gözlerini ya da bu şahsi bir lanetti. Bahsi geçen film ilgisini çekmese de dikkatlice dinliyormuş gibi bir maske takmıştı. Gözleri alındığından onun gözlerini de göremiyorlardı anlaşılan.

Boşalan bardakları gören garson masaya geldi ve bardaklarını alırken bir tane daha alıp almayacaklarını sorar gibi baktı yüzüne. Eliyle iki işareti yapıp gözlerinin kepenklerini indirip kaldırdı. Bir bakıma emrivaki sayılırdı bu yaptığı ama karşısındaki bu gibi durumlara dikkat edemeyecek kadar işgal altındaydı. Bu gibi şeyler ayrıntıydı ve ana hedef önünde bir engel teşkil etmiyordu henüz. Bunlar ikinci ya da üçüncü perde konularıydı. En azından esas kız, esas oğlan karakterleri belirlenmeliydi. Trajediler ve entrikalar sonra başlardı. Hayran bakışlarla getirdi garson dumanı üzerinde çayları ince belli kılıfları içinde. Yüzündeki ifadeden gün gibi aşikârdı bir esas kız dilediği, gece boyu hayaller kurduğu, beraber oldukları düşüncesi için onu görmeden deli gibi çalışmayı çoktan kabul ettiği. O da hayran bir bakış attı garsona. Onun gibi olmak isteyen garson gibi olmayı isterdi.

Maskesini çıkardı gizlice. Çayın kucağına bıraktığı küp şeklindeki şeker daha tamamen teslim olmadan bir sigara çıkardı paketinden. ‘Sigara içmek öldürür’ yazıyordu üzerinde, aldırmadı hiç. Yaşadıklarını nereden çıkarıyorlar da ölmekten bahsediyorlardı, diye geçirdi içinden. Öldürmek yerine yaşamakta olduğunu hissettiryordu ona. Her içine çektiği nefesin yaşam fonksiyonlarında yarattığı bir anlık duraksama hoşuna gidiyordu. Alkolün damarlarında ipinden salınmış gibi akmasının çocukluğunun kan ter içinde biten günlerinin tatlı uyuşukluğu ile aynı hissi yaratması hissi. Daha ne kadar zaman geçmesi gerek derken konuyu kestirip attı. Karşında oturan hala anlatıyordu filmi. Bu sefer dinlemeye karar verdi ama o ne anlattığını önemsemiyor gibiydi, sadece anlatmak istiyordu.

 Bir zincirleme olaylar tamlaması gibi hayat. Bir kısır döngü. İnsan neden içine düştüğü durumu başkalarına yaşatmak istesindiki, hastalıklı bir ruh hali. Şimdi bana bir aşk filmi anlatmakta olan bu güzel kadına bunu nasıl yapabilirim ya da onun bana yapmasına nasıl izin veririm? O beynimi binlerce eyalete bölmüş ince çizgileri ona nasıl anlatabilirim? Her şeyden önce ise beş dakika konuşup sonuca bağlayabileceğimiz konuyu bir haftaya yaymak zorunda mıyız? Bu kadar yeşilçam romantizmi biraz fazla değil mi? Sorular ökaryotik. Çok bölmeli beynimin üremelerine müsait iklimi. Nadiren de olsa sorucuklar birleşip kocaman bir soru işareti olarak karşıma dikilirler yekpare.

Durup anlattığı filmi izlemeye devam etti bir süre. Açık olmanın bu kadar zor olduğunu tahmin etmezdi hiç ama biraz dikkat edince böyle süregeldiğini anladı. İyi ya da kötü, insan aynı şeyleri aynı şekilde yapmaya neden devam ederki? Bunu düşünürken maskelerinden birini giydi garson yüzüne hala hayran hayran bakarken. Neden hep aynı şekilde devam etmek istesin insan? Bir sebebi olmalı diye düşünürken aklının orta yerine davetsiz ve yüzsüz bir misafir gibi oturdu neden. Düşünce akışında küçük bir baraj oluşturdu. Maskesi olmasaydı aklına bir şey takıldığını zannedebilirdi güzel kadın (Oysa kadın her şeyin farkındaydı). Olanı kabul etmek olmayanı yaratmaktan kolaydır ifadesi bürüdü yüzünü kendisinin ve maskesinin arasına sıkışarak. Başka bir ihtimal, başka bir yol, başka bir hayat hayal etmez insan. Hazırı sever. Bendini kuran gidecekmiş gibi görünmüyordu ama uygun bir yoluyla en azından kenara çekimesini rica etti.

Ben yine istediğim sorudan başlayacağım ve birazdan onun heyecanla beklediği filmin finalini söyleyip tüm büyüyü canlı canlı mezara gömeceğim. O bunları bilmiyor oysa (Biliyordu oysa). Hırsız her zamanki gibi uşak olacak. Bayan Margarette’nin kolyesinin çalınmış olması ya da Bay Swensenn’nin altın kaplama köstekli saatinin kaybolması arasında bir fark olmayacak. Uşak suçlanacak ve infaz edilecek. Kahramanımız oyunun tam ortasında bir uşağa dönüşecekti. Bu arabanın balkabağına dönüşmesi gibi değildir. Bu seyirciyi şaşırtır ve heyecanlandırırdı ama tüm umutlarını bağladıkları ana karakterin uşak aslında uşak çıkmasını kaldıramayabilir. Ama herkes üzerine düşeni yapmak zorundaydı bu gezegende. Güneş ısıtmıştı, garson çayları getirirken hayallerini kurmuştu bir bir. Sıra ondaydı artık. Onunki de çarklara çomak sokmaktı. Kısır döngüler özel ilgi alanıydı. Zamanı gelmişti bu boşa dönen çarkın durması gerekti artık.

Karşısındaki biliyor gibiydi neler olacağını. Onun bilmediği başka maskeler takıyordu kadın oysa. İnsanlığın mirasını reddetmemişti o, aksine benimsemişti, mantıksız olduğunu düşünse de. İnce çizgilerde ipsiz yürümekten iyi diye karar kılmıştı. Sadece daha önce olduğu ve gelecekte de olacağını bildiği gibi davranıyordu. O da farkındaydı karşısındakinin maske taktığının ve maskesinin arkasında neler olduğunun (En azından finalden önce farketmişti bunu kadının yüzünde). Bir an da durdu ve bir süre baktı önce maskesine daha sonra gözlerinden içeri, derinlere. Neden diye sorar gibiydi bakışları ama değişti sonra ve hafif kırışıklıklar oluşturdu şakaklarında ve kaşlarının arasında. Çatlaklardan sıçrayanlar maskesini parçaladı. Hırsızın yine uşak olduğu ortaya çıktı ama uşak buna şaşırmadı. Bayan Margarette kaybolan kolyesini umursamadı ve gitti. Garsonun umutları hayallerinin üzerine çöktü. Kısaca olan garsona oldu. Giderken ‘neden’ kelimesi başka manalara büründü kırışıkların arasında; balta, kıymık, çomak....Kısır döngü çomağı...

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Belki...



Bir an her şey bitmiş gibi hissetti. Hayat bacaklarının arasından akıyordu. Tanrıya çok yakın hissetti nedense, az kalsın inanıyordu da. Öldüğünü zannetti önce, şampanya istedi. Gözlerini açtı, ölmemişti. Sigarasını yakmadan boynuna yapışan saçlarını çekti. İlk nefesini serbest bıraktı. Dudaklarına yığınmış kelimeler de bunu fırsat bilerek firar ettiler. Önemi yoktu artık, ağzına kadar değer doldurduğu tüm kelimeleri boşaltıyordu. Fahişelere tapınaklar dikmek, bakireleri ise kurşuna dizmek istiyordu. İstanbul’u daha çok seviyordu artık. İki kıtadaki bacaklarını tüm dünyaya açmış bir fahişe görüyordu bu şehre baktığında. Bacaklarını açmak fahişelerin saygı duruşuydu ona. Koşulsuzca kabul ediyordu herkesi, bacaklarıyla kucaklıyordu insanlığı. Dünya kerhanesinin ölümsüz orospusu. Bacaklarından akan bitmek bilmez orgazmı ile çağırıyordu herkesi kendine. Doğdukları el değmemiş toprakları aldatıyorlardı onun hayaliyle. Onların zaafları, senin ve günahın karşı konulmaz çekiciliği.

Gözüne kaçan sigara dumanı dikkatini dağıtırken yüzündeki bihaber olduğu gülümsemeyi de bozmuştu. Tablaya bastı izmariti parmağına bulaşan küle rağmen ve gözüne kaçan dumanın intikamını aldı . Doğruldu yataktan ve pencereye doğru gitti. Bir sigara daha yaktı. Tutku dolu ilk nefesin çıkardığı ses kapanan kapının sesini bastırdı. Eliyle kolunun dirseğini tutup havada asılı bıraktı sigara tutan elini. Doğmakta olan güneş kurumuş dudaklarında gezinirken kıvrımlı vücudu hoş bir siluet oluşturuyordu. Torbalanmış gözlerinden tüm birikmişlere de bir kibrit çakmayı ihmal etmemişti. Bir fahişenin en güzel gözüktüğü zamandı sabahın ilk ışıkları, yorgun ve kirli. Hayran hayran seyretti sonsuza serilmiş tüm İstanbul’u. Hafif bir müzik ve biraz içki. Tek ihtiyacı bunlardı. Gerisi ise sadece olmasa da olacaklardan küçük ayrıntılar. Birden geri dönüp kendini yatağa bırakıp gözlerini tavana dikti. Bir şey arar gibiydi bakışları, içinden yılların geçtiği bir film gibiydi gözleri. Gerçek hayattan uyarlanmış bir filmin o sıkıcı sonu gelmez flashbackleri. Girdap gibi, görülen her sahne bir başkasının içine çekiyordu insanı. En başa dönene kadar filmin zaten sonu geliyordu. Yastığını sırtı ve duvar arasına sıkıştırıp yarım doğruldu bir hamlede. Bir sigara daha yakarken tavandan söküp aldığı gözlerini bir süre kapalı tutarak dumanı vücudunun en ucra köşelerine götürene kadar da açmadı. Boşaltım her nasıl olursa olsun önce kısa bir gerilme sonra ise tatlı bir gevşemeye neden olurdu. Her gevşemeden sonra nedense bir boşluk hissi çıktı günün bu erken saatlerinde. Genelde amaçsızlık yaratırdı bu boşluk hissini. Yeterince amacı vardı hayatında, hatta bazılarıyla yeterince bile ilgilenemediği oluyordu. Bu his, boşluğun hasretinden de olabilirdi. Varlığını boşluğa bırakmak mesela, boşluğa adamak benliğini. Kulağa hoş geliyordu. En azından varlığını başka bir varlığa armağan etmekten daha iyi denebilirdi. Adamak kendini; sokağın kollarına, gece kaldırımların soğuk ve cansız misafirperverliğine bırakmış bir meczup gibi zararsız ya da tüm gününü doğanın kollarında gündüz düşlerinin hizmetinde bir hayaperest gibi masum. Belki de ihtiyacı olan buydu; uçtaki bir hayat.

Üzerine biraz daha düşünmek istedi bunun. Sert, şekersiz bir kahve alıp pencerenin yanına dikildi yine. Silüetinin kıvrımları ile yarışır gibiydi dumanın boşlukta aldığı esnek kavisler. Yeni bir enstrümana ilham kaynağı olabilecek pitoresk görüntüler. Kendi görebilseydi başucuna asmak isteyeceği türden böyle bir tablosu olsun isterdi. O an görebilseydi bile bu kare kafasında yığılmış diğer düşüncelerinden arasından sıyrılıp kendini gösterebilir miydi bilinmez. O sadece gündüzleri iffeti tam bir hanım gibi rol kesen gecelerin fahişesini görüyordu. Kocası ufukta son kez göründüğünde tüm kadınsılığını sokaklara seren bir çeşit işportacı. Adını bir duymak en karanlık ve izbe sokaklara çekerdi insanı. Tehlikeli ve bir o kadar da coşkulu anlar sunardı bir yudum heyecana susamış insancıklara. Geriye kalanlar ise yaşamasa da sorun yaratmayacak cesetciklerdi. Olmasa da olacaklardan işte. Yüksek kafein kanındaki yüzdesini arttırdıkça yükselen sorgulama tutkusu girift labirentler yaratmaya başladı. Dur komutundan önce son bir flashback. Uçlar arasında bir hayat, belki de buydu aradığı, evinin hanımı sokakların açık büfe fahişesi. Belki de. 

25 Nisan 2013 Perşembe

Gerçeğin Rüyası...


Dip. Bir nesnenin iki gölgesinin kesişimi kadar koyuydu rengi. Bakışlarım uzaklaştığım ışığa takılı kalmıştı. Kabullendim, bıraktım bedenimi. Tek kaygım kaybolana kadar ışığı izlemekti. Doyasıya, son defaymış gibi. Kabullenmek rahatlatır insanı derdi birisi.  Hatırlamıyorum ama haklıydı.  Derine indikçe daha iyi anlamaya başladım. Birkaç içkiden sonraki gülümsemem gibi sırıttım son kez ışığa. Kulağımda yankılanıyordu o çok sevdiğim melodiler. Korktum. Açtım gözlerimi karanlığın huzurlu sonsuzluğuna. Tenimi okşayan yağmur damlaları ve o melodiler. Muhteşem bir müzikal. Hayatımda tanrıça rolünü oynamış tüm kadınlar yanımdaydı. Bana eşlik ettiler son yolculuğumda ve ortadan kayboldular. Ayaklarım yere bastı sonra ve bir heyecan geldi geçti içimden ürperme ile. Eksenim etrafında döndüm. Kimseler yoktu. Aslında hiçbir şey yoktu. Sonsuz bir boşluktu geldiğim yer. ‘Khaos?’ Sanmıyordum ama her şeye kadirmiş gibi de gelmiyor da değildi. Biri belirdi karanlığın içinden ve orada değilmişim gibi yanımda durdu. Kendi kendine konuşuyordu; ‘asıl sarhoşken yaşar insan. Duvarların üstünde gezinir ya da enkazında dans eder. İçinden doğan nehirler sonsuza akar. Her söylediğin, her yaptığın asıl olan senin yansımandır’ dedi. Birden hareketlendi ‘şarap getirin, özgür bırakın tutsakları’ diye haykırarak gitti. Sanırım o da haklıydı.

Ne bir işaret ne de bir yol vardı. Ne yaparsan yap der gibi uzanıyordu önümde boşluk. Her adımımı düşecekmişim gibi atıyordum hala. Sınırlarım çok da geniş değildi. Birkaç adım atsam biriyle yüz yüze gelecekmişim gibi ayaklarımın önüne karaltılar düşüp gidiyordu. Farklı tonlardan sesler birbiriyle alakasız konulardan konuşuyorlardı. Yanımdan geçen o adam gibi. Gözlerimin kilitli kaldığı o ışık peşimden gelmişti sanki. Şahsi sorgu lambam nereye gitsem benimle geliyordu. Kafamda öbeklenmiş tüm düşüncelerin içime oturmuş telvesi simgesi olmuştu boşluğun belirsizliğinin ve sonsuzluğunun. Uçsuz bucaksız bir odam vardı ve ben merkezine sabittim. Görüşüm düştükçe diğer duyularım daha da açılmaya başladı. Sesler daha net ve daha uzaktan gelmeye başladı. Gözlerimin açık ya da kapalı olmasının bir farkı kalmamıştı artık. Hangi yöne gitsem ne bir şeye çarpmış ne de bir yerlerden düşmüştüm. O ilk anlardaki gerginlik uçup gitti üzerimden. Uzaktaki seslerden biri gittikçe yaklaşıyordu. ‘...bir o kadar da acıdır doğduğun yerde ölmek. Dünyanın boyutları kişiye göre değişir. Görebildiğin kadarıdır senin dünyan. Güven duygusu alır özgürlüğünü ellerinden. Bir parça rahatlık için nelerden vazgeçtiğini bilmezsin. Aldığın son nefes ardına bakmadan giderken pişmanlığını dile getirmek için biraz daha oksijen dilenir gözlerin sessizce. Şairin dizelerini duyar kulakların; olmasını istemek, keşke olsaydı demekten başka çare kalmamış....’ dedi ve daldı hiçliğin içine. Daha anlatıyordu ama derinlerde boğuldu sesi, duyamadım.

Dip. Çok zaman geçmemişti üzerinden oysa . Zaten buraya aitmişim gibi bir his kapladı benliğimi. Söylemediğim ne varsa sıraya geçtiler dudaklarımda. Kanımı hızlandıran o melodiler can suyunu verdiler her filizlenen us tanesine. İçimde yükselen bir isyandı bu. Kanım alkole bulanmış gibi. Patlamaya hazırdım. Direnmemin olacakları sadece geciktireceğini biliyordum ve Sessizce oksijen dilenmek de istemiyordum. İplerimi çözdüm ve dibe karıştım;

‘Kaybetmek...Solan her gülüş gibi yavaş ve yetişemediğimiz zaman kadar hızlı. Her an biraz daha ahmaklaştığını hissetmek. Tüm şairlere lanetler savurmak. Ve kabullenmek... Pencerenin ardında uçamayan kuşların tüysüz yavruları gibi umutsuzca kararlı insan yavruları...’ derken bir el uzandı hiçliğin içinden ve tümüyle sınırlarımı geçti. ‘Hoşgeldiniz Bay Kimliksiz, biz de sizi bekliyorduk’ dedi ve ‘ne kadar da haklıydı değil mi? Düşünceler su gibidir. Durduramazsınız. Aşar, yıkar ya da başka bir yol bulurlar. Tüm çabalar sadece ertelemektir. Sizce?’ diyerek bir kadeh şarap uzattı böceklerin tanrısı.

O an anladım neler olduğunu bittiğini. İçimdeki nehir taşmıştı ve artık önünü almak pek mümkün gözükmüyordu. Kabullenmem gerektiğini düşündüm ve kadehimi kaldırırken serbest bıraktım nehirlerimi;
‘Şarap getirin, özgür bırakın tutsakları!’ 

14 Ocak 2013 Pazartesi

Pazartesi...


Günlerden bir gündü. Adının bir önemi yok, herhangi biri işte. Hepsi aynı ve zaten topu topu yedi tane vardı. Sanki ömür bir haftadan ibaretti. Her şey bu yedi günde oluyor ve gerisi ise sadece tekrardan ibaretmiş gibi. Bir çarşamba günü. Daha önce de çarşambalar oldu salılardan sonra ve gün gibi aşikar ardından perşembenin geleceği. Adını duyduğunda bile öncekilerden kalanları anımsatıyordu ona. Bu sebeptendi belki de her pazartesiyi buruk yaşardı kendi kendine. Bir pazartesi günü. Onun üzerinde farklı bir şekilde gösteriyordu kendini pazartesi sendromu. Bir bardak suydu içinde alevsiz yangınlar çıkaran. Duvara çarparak yüzüne gelen bir toptu vücudunu en uç noktalarına kadar sızlatan. Yüzünde patlayan bir tokattı, bir kerede olgunlaştıran. Bir bardak su, bir plastik top, bir tokat. Birçok manaya gelebilirdi pazartesi.  Ve okul, o hiç sevmediği yer. Sivrilen, parlak zekaların yontulup standarda indirgendiği yer. Söyleneni yaptığında, makineleştiğinde ve mantık vasfını yitirdiğinde sıkıntı yaşanmayan yer. Söylenenler doğruydu, aksini iddia etmenin imkanı pek bulunmazdı. Altı katlı bir beton yığını fabrika, evrimini tamamlayamamış bir ülkeye sadık vatandaşlar üretiyordu. Doğrular ve yalnışlar vardı. Nedenleri ise genellikle çelişkili. Duvarlarını ne kadar sıcak renge boyasalar da üşütüyordu insanı. Tam anlayamadığı bir sebepten dışarı gönderilmişti yine yalnızlığının ısınma turlarını atması için. Farkında olmasa da yakında oyuna dahil olacaktı. İlk o an hissetti beynindeki tırtıkları varlığını ve giderek büyüdüğünü birgün kadınları sakalından daha fazla rahatsız edeceklerini bilmeden. O zaman farketti hergün yanında geçtiği parmaklıkları. Demirden, soğuk ve paslı parmaklıklar. Ne tarafa dönse onları görüyordu. O perdenin kalktığı anlardan biriydi. Zıııırrrrrrr...! İrkildi birden. Bahçeye mavi bir dalga vurdu. Her tarafa yayıldı. Beraberinde uyarılar, direktifler, komutlar getirdi. Artık tek gördüğü beton, demir ve maviydi. O günden sonra her zaman bir şeyler eklemeye çalıştı üzerindeki maviye. En azından 1987 üretimi serinin numunelik bir modeli olarak, ufak da olsa yanında oturan Serkan’dan bir farkı olsun istedi. Serkan’ın da böyle düşünmesini çok isterdi, Mert’in yada Hakan’ın da. Kışın habercisi olan bir sonbahar havası sardı bahçeyi. Bir rüzgardır esti, dalında sarardı yeşil. Tüm maviler buz oldu gözünde. Mavi, tırtıklı ve sarı bir kar tanesidir tenine konan. Pazartesileri soğuktur.