1 Mayıs 2013 Çarşamba

Belki...



Bir an her şey bitmiş gibi hissetti. Hayat bacaklarının arasından akıyordu. Tanrıya çok yakın hissetti nedense, az kalsın inanıyordu da. Öldüğünü zannetti önce, şampanya istedi. Gözlerini açtı, ölmemişti. Sigarasını yakmadan boynuna yapışan saçlarını çekti. İlk nefesini serbest bıraktı. Dudaklarına yığınmış kelimeler de bunu fırsat bilerek firar ettiler. Önemi yoktu artık, ağzına kadar değer doldurduğu tüm kelimeleri boşaltıyordu. Fahişelere tapınaklar dikmek, bakireleri ise kurşuna dizmek istiyordu. İstanbul’u daha çok seviyordu artık. İki kıtadaki bacaklarını tüm dünyaya açmış bir fahişe görüyordu bu şehre baktığında. Bacaklarını açmak fahişelerin saygı duruşuydu ona. Koşulsuzca kabul ediyordu herkesi, bacaklarıyla kucaklıyordu insanlığı. Dünya kerhanesinin ölümsüz orospusu. Bacaklarından akan bitmek bilmez orgazmı ile çağırıyordu herkesi kendine. Doğdukları el değmemiş toprakları aldatıyorlardı onun hayaliyle. Onların zaafları, senin ve günahın karşı konulmaz çekiciliği.

Gözüne kaçan sigara dumanı dikkatini dağıtırken yüzündeki bihaber olduğu gülümsemeyi de bozmuştu. Tablaya bastı izmariti parmağına bulaşan küle rağmen ve gözüne kaçan dumanın intikamını aldı . Doğruldu yataktan ve pencereye doğru gitti. Bir sigara daha yaktı. Tutku dolu ilk nefesin çıkardığı ses kapanan kapının sesini bastırdı. Eliyle kolunun dirseğini tutup havada asılı bıraktı sigara tutan elini. Doğmakta olan güneş kurumuş dudaklarında gezinirken kıvrımlı vücudu hoş bir siluet oluşturuyordu. Torbalanmış gözlerinden tüm birikmişlere de bir kibrit çakmayı ihmal etmemişti. Bir fahişenin en güzel gözüktüğü zamandı sabahın ilk ışıkları, yorgun ve kirli. Hayran hayran seyretti sonsuza serilmiş tüm İstanbul’u. Hafif bir müzik ve biraz içki. Tek ihtiyacı bunlardı. Gerisi ise sadece olmasa da olacaklardan küçük ayrıntılar. Birden geri dönüp kendini yatağa bırakıp gözlerini tavana dikti. Bir şey arar gibiydi bakışları, içinden yılların geçtiği bir film gibiydi gözleri. Gerçek hayattan uyarlanmış bir filmin o sıkıcı sonu gelmez flashbackleri. Girdap gibi, görülen her sahne bir başkasının içine çekiyordu insanı. En başa dönene kadar filmin zaten sonu geliyordu. Yastığını sırtı ve duvar arasına sıkıştırıp yarım doğruldu bir hamlede. Bir sigara daha yakarken tavandan söküp aldığı gözlerini bir süre kapalı tutarak dumanı vücudunun en ucra köşelerine götürene kadar da açmadı. Boşaltım her nasıl olursa olsun önce kısa bir gerilme sonra ise tatlı bir gevşemeye neden olurdu. Her gevşemeden sonra nedense bir boşluk hissi çıktı günün bu erken saatlerinde. Genelde amaçsızlık yaratırdı bu boşluk hissini. Yeterince amacı vardı hayatında, hatta bazılarıyla yeterince bile ilgilenemediği oluyordu. Bu his, boşluğun hasretinden de olabilirdi. Varlığını boşluğa bırakmak mesela, boşluğa adamak benliğini. Kulağa hoş geliyordu. En azından varlığını başka bir varlığa armağan etmekten daha iyi denebilirdi. Adamak kendini; sokağın kollarına, gece kaldırımların soğuk ve cansız misafirperverliğine bırakmış bir meczup gibi zararsız ya da tüm gününü doğanın kollarında gündüz düşlerinin hizmetinde bir hayaperest gibi masum. Belki de ihtiyacı olan buydu; uçtaki bir hayat.

Üzerine biraz daha düşünmek istedi bunun. Sert, şekersiz bir kahve alıp pencerenin yanına dikildi yine. Silüetinin kıvrımları ile yarışır gibiydi dumanın boşlukta aldığı esnek kavisler. Yeni bir enstrümana ilham kaynağı olabilecek pitoresk görüntüler. Kendi görebilseydi başucuna asmak isteyeceği türden böyle bir tablosu olsun isterdi. O an görebilseydi bile bu kare kafasında yığılmış diğer düşüncelerinden arasından sıyrılıp kendini gösterebilir miydi bilinmez. O sadece gündüzleri iffeti tam bir hanım gibi rol kesen gecelerin fahişesini görüyordu. Kocası ufukta son kez göründüğünde tüm kadınsılığını sokaklara seren bir çeşit işportacı. Adını bir duymak en karanlık ve izbe sokaklara çekerdi insanı. Tehlikeli ve bir o kadar da coşkulu anlar sunardı bir yudum heyecana susamış insancıklara. Geriye kalanlar ise yaşamasa da sorun yaratmayacak cesetciklerdi. Olmasa da olacaklardan işte. Yüksek kafein kanındaki yüzdesini arttırdıkça yükselen sorgulama tutkusu girift labirentler yaratmaya başladı. Dur komutundan önce son bir flashback. Uçlar arasında bir hayat, belki de buydu aradığı, evinin hanımı sokakların açık büfe fahişesi. Belki de. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder