‘I
want to break freeee! Dıt dıdıtdıt dıt dıt!’ Açtı gözlerini, yorganı üzerinden
attı bir hamlede ve bir sigara yaktı. Sabahın körünün en güzel yanıydı bu.
Yanan tütünün çığlıklarını duyabiliyordu. Yatağından doğruldu. Bir süre, sadece
sabahları ses çıkaran telefonunun alarmını dinledi, ‘I’ve got to break
free...!’ Teknolojinin nadir işe yarar yanlarından biri işte. Diğerleriyle
böyle bir ortak noktayı kaldıramayabilirdi. Kahvesini aldı ve yine her zamanki
yerini aldı pencerenin yanında. Onları izlemek, diğerlerini, biraz olsun
rahatlatıyordu, ayrıntılara karşı önü alınmaz içgüdüsünün ağzına bir parça bal
çalıyordu kendi özgürlüğünden. Nasıl göründüklerini düşünmekten kaskatı
kesilmiş bedenlerini, sırf moda olduğu için yaptırdıkları saç modellerini ama
en çok da yüzlerindeki ifadeleri seyretmeyi severdi. İbne derler diye
birbirinden ayırmadıkları kaşlarından görünmeyen çatılmaları. Hakkında hiçbir
şey bilmedikleri, sadece güzel olduğu için hafızalarında kendilerinden başka
hiçbir şeye yer bırakmayan, uykusuz gözlerdeki o kadınların silüetleri. Geleneklerin
ömrünün dolduğunu haykırmak isteyen, boşlukta asılarak idam edilmiş o bakışlardaki
orta yaş sorgulamaları. Kış geldiğinde soğuktan, yaz geldiğinde sıcaktan yakınırken
baharları unutmalarını. Hayatlarını kazanmaya çalışırken ömürlerini feda ediyor
olmalarını...
Ani
bir karar ile daha yakından bakmaya karar verdi. Hareketlendi. Onlardan biri
gibi gözükmeliydi öncelikle. Pahalı gözüken ama oldukça ucuz olan pantolonunu
giydi, tişörtünün üzerine hırkasını geçirdi. Aynaya baktığında üzerindekiler ve cebindekiler için altı ay
çalışmış biri gibi görünüyordu. Yaşının genç olmasından dolayı en uygun rol
buydu. Çıktı. Otobüs durağında bekleyenlerin yanında durdu. Göz ucuyla tararken
tek kullanımlık komşularını, otobüs geldi. Hep beraber bindiler ve gelişigüzel
dağıldılar içinde. En arka koltuklara otururdu her zaman, ki görüşü dışında
kimse kalmasın. İki durak sonra otobüs doldu, arkalara ilerleyelim naraları
atmaya başladı en önde oturan adam ve aralarına yeni katılanlar. Hemen önünde
ayakta duran adam ilgisini çekti önce. Giyimine ve elindeki çantaya bakılırsa
uzun zamandır öğretmenlik yapan birisiydi. Yeni nesilden de memnun değildi
bakışları. Diğer öğrencilerin konuşmalarını dinliyordu aslında ama bakışları
dışarıya yönlendirilmişti. Laf dinlemiyorlardı, her şeye karşı çıkıyorlardı,
tartışıyorlardı. Neyseki kendi oğlu onlar gibi değildi. Yüzündeki bir tutam
mutluluk da bu sebepti büyük ihtimalle. Oysaki oğlunun sigara içtiğini bilse
haberlerdeki örgütlere örnek olacak terör eylemleri yapabilirdi, kendisinin de
aynı şeyleri yaptığını göz ardı ederek. Genelde durum böyleydi. Zamanında
kendilerinin yaptıklarını çocukları yaptıklarında terör kelimesinin anlamı daha da çirkinleşirdi. Anlamsızlığını anlayamazdı,
sigara içen insanların sigaranın kötü bir şey olduğunu söylemelerinin.
Yanında
oturan genç adam ise elindeki telefonuyla oynamaktaydı. Giyimleri benzerdi. Okulunu
bitirmiş, işini bulmuştu. Hedefleri daha da büyüktü artık. Okulda okudukları
şimdi pek de işe yaramıyordu oysa. Etik, ahlak, dürüstlük, kanun, hukuk... Lügatından
kaçmak zorunda kalmışlardı bir zaman önce. Ezmeye odaklanmıştı artık ama tutkusu
ezilme ihtimalini göstermiyordu ona. Arada kapansa da hırs yangınlarını
saklayamıyordu gözleri. Hırs sabırsızlığa, sabırsızlık hareketliliğe neden
oluyordu. Sürekli bir şeyle oynaması bundandı. Bir an ayakta duran genç kızla
gözgöze geldiğinde duruldu damarlarındaki çağlayan. İster istemez benim
dikkatimi de kıza yöneltti, biraz da onunla uğraş der gibi. Önce bakışlarını
kaçırdı kız. Hayalleri vardı onun da en klasiklerden. Tüm arkadaşları
evlenmişti, ailelerini kurmuşlardı. O hala evin genç kızını oynuyordu. Gereğinden
çok kalmıştı sahip olduğu karakter o evde. Bu yüzdendi yüzüne boca ettiği
boyalar. Doğaya hakaret ettiğinin farkında bile değildi. Hedefi onu da kör
etmişti yanındaki genç adam gibi. O arayış içindeki gözleri tanıyordu. Kendinde
de bir çift vardı ama aradıkları başka şeylerdi. Ona anlatmak isterdi,
bulduğunda aslında aradığının o olmadığını anlayacağını. Anlamak, kimin yaptığı
belli olmayan bir kara büyüydü. Başkalarına da bulaştırmak istemezdi aslında. Başka
bir şeyle uğraşıyormuş gibi yaparak arkasını döndü kız ama gözleri bu tarafta
kalmıştı. O yüzden hemen arkasındaki asıl tehlikeyi de göremedi. Yine de
hayallerinin baltası olmak istemezdi kimsenin. Yanındaki gözü hırslı adamın
ineceği durağa geldiklerinde genç adamın gözleri hala o kızdaydı. Ama artık çok
geçti. Keşisen öykülerinin ayrılma vaktiydi. Hırslarını da alıp indi.
Kulaklıklarından
hışırtı benzeri bir ses gelen biri oturdu yanına. Umurumda bile değilsiniz tavrı çok aşikardı ve çevresindekilerce de
hemen algılandı. Her ne kadar ilk kaşlarını çatıp göz ucuyla bakan oğlunun
sigara içtiğini bilmeyen öğretmen olsa da kimse üzerinde durmadı. Dikkatlerini
başka yöne çevirdiler. Daha çok da kendi içlerine. İki sıra önde oturan tombul
teyze biraz daha baktı hoşnutsuzca sonra o da önüne döndü. Bu kadar tepki
çektiğine göre giderek artan bir maruz kalma durumu mevcuttu, umursamazlar
giderek çoğalıyorlardı. En tecrübelisi öğretmen, en acemisi ise tombul teyze.
Tavırlarındaki ayrıntılar umurumda bile
değilsiniz tavrının altının boş olduğunu gösteriyordu. Havada uçuşan egosu
tutunacak bir şey bulamayınca düşecekti. Egonun yükselmesi değil derinliği
olmayan her akımın bir gün çökeceğinin farkında olmamasıydı sorunun kendisi. İyi
bir ressamın egosunun yükselmesini anlayabilirdi ama kendini ifade edebilecek
bir şeyi olmayanların nasıl da bu kadar yükseldiğini kendisi de anlamakta zorluk
yaşıyordu. Bayık bakan gözleri ve sürekli ciddi olan sureti boşluğu görmek için
yeterliydi. Bu sefer de hayalleri olan genç kızın arkasındaki bentsiz
nehirlerin kralının gözleri oturduğu tarafa çakıldı ama bir süre sonra muhtelif
dişi vücutlara geçti sırasıyla. Ayırt etmiyordu. Bir insanın en zor
zamanlarıydı bunlar. Vücudundaki değişen kimyası gem tutmuyordu. İçinden
gelenlere söz geçirmek bir yana ertelemeyi bile akıl edemeyecek kadar kendini
kaptırmış, doğasının nehirlerinde sürüklenen yeni yeni büyümeye başlamış insan
yavruları. Ayaktaki öğretmenin bunu farketmesi ile kapalı dudakları biraz
ayrıldı birbirinden. Duyulmadı ama ‘cık cık cık!’ diye bir tepki veriyordu. Neyseki
kendi oğlu bunlar gibi değildi. Cebindeki eli hareket etmeye başladı çok genç
insanın. Okula vardığında ne yapacağını kestirmek zor bir şey değildi. Biraz
olsun nelerin değiştiğini bilmeliydi ya da biri ona anlatmalıydı. Konuşma
fırsatları olsaydı bir süre toplu taşıma araçlarından uzak durmasını tavsiye
ederdi. Kendisi de öyle yapmıştı çünkü.
Otobüs aniden durdu. Birbiri üstüne yığılan
insanlar önce şoföre sonra birbirine çıkıştılar seri bir şekilde. N’oluyor
manasında öne doğru yükselen tepkileri havada U dönüşü yapıp yüzlerine geri
döndü ve arkalarındaki ilk yüze gönderildi aynı profesyonellikle. Kasisten
geçerken hepsinin aynı anda zıplaması da ilginç bir görüntü oluşturmuştu. Haber
bültenlerindeki zam haberlerine verilen geçici tepki ile aynı ortak paydasıydı bu
insanların. Sadece birkaç kişi farklı tepki vermişti o an için. Biri oturduğu
yerde uyuklayan yaşlı memur sarsıntıyla başını cama vurmuştu. Memurun tepkisi
diğerlerinden biraz daha yüksekti tabi. Diğeri yanında oturan umursamaz kızdı.
Gülmüştü sadece. Ondan beklemediği bir tepkiydi. Demek yüzündeki umursamaz
ifade yapıştırmaydı. Ayaktakilerden sadece bir yüz düzeni bozmuştu. Şaşırmamıştı
ve ne olursa olsun şaşırmayacak gibiydi göz bebekleri. Karşı konulmaz bir
yakınlık hissetti. Kendine doğru bir sıcak hava esti ve benliği sindirdi sıcak
havayı. Bağırmak isteyince fısıltı çıkar ya, onun gibi bir his yarattı içinde.
Sonra bir süredir kütle oluşturdukları etrafındakilerden biri inmeye karar
verdi. Hiç açılmayacakmış gibi duran kapı açıldı ve kendi yansıması ile tanıştı
damlaların yarış yaptığı kapının camında. İçine döndü gözlemleri. Anlık bir
şoktan sonra aslında oynamak istediği rolü tam yansıtmadığını farketti. Ani bir
kararla evden çıkarken bazı hayati ayrıntıları gözden kaçırmıştı. Kapı açılmasaydı
bu çok da önemli değildi aslında. Kimse farketmezdi. Onların daha önemli ilgi
alanları vardı. Ona sıra gelene kadar otobüste kimsenin kalmaması gerekirdi.
Gözleri
kendi içini deşmeye başlamıştı. O kız kadar olmasa da umursamaz sayılırdı. Onun
kadar küstah bir tavrı yoktu ama üstelemezdi. Mantığa olan hayranlığından kendi
kendinin ipini çekmişti o. Mantığa olan hayranlığı sorgulamaya aşık etmişti
onu. Aşkın her çeşidi gibi gözünü kör etmişti. Mantık gitmek için hazırlanmaya
başlamıştı. Temelde kusursuz bir çelişkiydi onunki ve olmadık zamanlarda yüksek
alkol ihtiyacına sebep oluyordu. Gözleri hırstan kavrulmuş genç adam gibi
hedefleri yoktu. Yaşamayı seviyordu, hiç sonu gelmeyecekmiş gibi. Rüzgar
nereden eserse gibi bir felsefeyle kendini avutmaya çalışırdı ve kendini kandırmayı
başarırdı çoğu zamanda. Bazen dürüst olmaya çalışır kendine karşı. Sadece savruluyorum
diye mırıldanırdı ama bunu da kısa keserdi
dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasıyla. Yemek yemek
istemeyen çocuk da, ağzına kaşık dolusu mamayı tıkıştıran annesi de kendisi
olurdu.
Bir
daha baktığında o düzeni bozan yüzü göremedi kalabalığın arasında. Sonra kapı
bir kez daha açıldı. Camında bir kez daha gördü yağmurun yıkadığı yüzünü ve bir
daha görmeye katlanamayacağına karar verdi. Herkesin anladığı kadar işte,
doğrusu da yok diye fısıldadı ama neyseki yanında oturan umursamaz kız
düşünceleri kadar kulaklarını da tıkamıştı. İnsanlar sıkıcı ve tutarsızdı.
Kendisi de dahil. Birkaç dakika sonra otobüs durduğunda kapı açılmadan ayağa
kalktı ve dışarıdan gelen ışığın kollarına attı kendini. Otobüsün arkasından
baktı biraz sonra sigarasını yaktı ellerini kusursuzca siper ederek, en
kıymetlisi gibi. Bulutlar son evlatlarını da tentelerin, yaprakların üzerinde
ölüme terk etmişlerdi. Bir banka oturup havada uçuşup dağılan dumanı seyretti.
Yanından geçenler hareketlerinin tuhaf olduğunu düşünüp birkaç adım daha uzağından
geçip gittiler. Bilemezlerdi normal davranamayacak kadar karışık bir kafasının
olduğunu. Anladığımız kadar işte, doğrusu da yok.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder