Bir
şeyin bitmemesi ne kadar güzel gelmişti o ilk seferde. Her şeyin sonu olan bu
dönmekten sersem olmuş kürede bitmeyen bir şey keşfetmek ne kadar mutlu etmişti
onu. O oldukları, doğdukları yerde öylece duran diğerlerini gördükçe giderek
daha da bağımlı hale gelmişti. Her bağımlılık gibi onu da esir almıştı bu keşfi
zaman savurdukça saniyelerden paketlediği dakikalarını. Yollar da akıyordu,
zaman da. Her çizgi bir an demekti, kalp ritminin ekranda oluşturduğu bir tepecikti.
Tek sorun ona ayrılan sürenin sınırlı olmasıydı ama o anda pek önemi yoktu
bunun. Bağımlılığın verdiği geçici tatmin kanındaki dozunu arttırdıkça gözleri
daha körleşiyordu. Farkında değildi. Son kelimesi anlamını yitiriyordu. Her
seferinde biraz daha bağımlı hale gelirken o içindeki, öldüremediği çocuk daha
da şımarıyordu. Bir zaman sonra rutine bağlayan seri üretim hayatların yanında
özgürlük kelimesi daha büyük harflerle kazınıyordu belleğine. Ama şimdi?
Şimdi
cama vuran damlalar yüzüne vurulan gerçeklerdi. Camın üzerindeki tozu, kiri
alıp giderken beyin kıvrımlarına sinmiş pembeliği de yıpratıyordu. Daha
gerçekçi, daha sert vuruyordu yüzüne. Yaz mevsiminin tenini okşayan ılık
yağmurları geçmişti artık. Yüzüne vuran ayaz sersemliğinden uyandırıyordu onu. Cama
vuran her damla aynadaki yansımasıydı. Kendilerini akıntının gittiği yöne
bırakmış küçük kara balıklar cama vurup vurup parçalanıyorlardı. Çarpışmadan
sonra hayatta kalanlar son bir umut ile tutunmaya çalışıyorlardı ama doğmamış
soyu gibi savuruluyorlardı ve boşlukta yitiyordu çığlıkları. Bir an, sonsuzlukta
sonuna yürümek, var olduğunu haykırıp boşlukta yitişlerini dinlemek yerine
kalabalıklarda erirken hissedeceği rahatlama hissini kıyasladı. Her damlada
biraz daha boğulmaya yeğlenebilirdi belki? Çok geçmeden bu düşüncesinin
nedenini de buldu. İnsan sonuna yaklaştığı zaman karşı geldiği, itiraz ettiği
şeyleri gözden geçirmeye başlardı. Acaba kelimesi bıçak gibi saplanır oldu
aklındaki her düşünceye. Cama vuran her damla düşüncelerinde bir yarık daha
açıyordu. Tükenmiş bir albatrostu artık okyanusun tam ortasında. Görünen bir
kara parçası olmasa da kanatlarını açıp bırakmıştı kendini rüzgara. Gittiği
yere kadar diye fısıldadı gözleri ufukta kilitli ama o fısıltı da boşlukta
yitip gitti. Anka kuşunun hayali vardı aklında. Masallara kanmış bir albatros...
Bir
idam mahkumunun idam sehpasında yerine getirilemeyecek son dileği gibi geç
kalmış bir pişmanlıktı bu göz bebeklerinde öbeklenmiş... Yüreği üzerine serptiği
bir tutam umut da yok olunca son sözlerini söyledi; ‘Bu nehrin denize döküldüğü
falan yok. O yalancı küçük bir kara balık’ dedi ve son itirafını da kendine
yaptı; ‘Şair haklıydı’
‘...
Olmasını istemek,
Keşke olsaydı demekten
başka çare kalmamış’

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder