28 Haziran 2013 Cuma

Fotoğraf Okumaları 7 : Zaman Kayması...


Pembe tozlar serpiştiremedim ben gözlerime. Tutmadı mayası ya da ben beceremedim ama yeşil camın içinde kırmızı bir dünya yarattım kendime. O zaman inanabildim dünyanın döndüğüne, kırmızısı azaldıkça dünya daha bir yeşil oldu. Gözüme kaçan dumanın verdiği yanma hissettiriyordu bir şeyler bazen. Perde kalkınca ise dünya karanlıktı. Sonsuz bir boşluktaki kısır bir döngü. Sanırım insan dünyaya pembe gözlerle geliyordu. Ne oluyorsa sonradan oluyordu! Toz pembeden mat siyaha seyreden yolculuk başlıyorlardı. Çocuklar büyüdükçe hayaller de bir bir yitiriyordu yapay gerçekçiliğini. Her biri gözün bir tutam tozunu alıp karanlığa sürüklüyordu dünyasını. Özenle dizdiğin okuma fişlerinin çantandaki kitapların altında kıvrandığını gördüğün o an gibi, eskisi gibi olmuyordu hiçbir şey...Giden gider! Kayan yıldızlar gibi düşünmek ister insan önce ama yitmek kelimesi bulandırır düşünceleri. Çaresizce kırmızılara sarılır o zamanlar insan, pembenin yerini tutar mı diye bir umut filizlenir içinde yeşilin koyulaştırdığı kırmızı can suyunda. Çok sürmez zaten, yakıtı bitmiş dünyanın durması gibi bitiverir en güzel yerinde.


İşe yaramayacağını bile bile ufaktan bir sorgularsın adet yerinin bulsun diye, göstermelik. Genelde karanlıktan başlayan maceralar ışığa doğru gider ve giderek de aydınlanır. Zaman kaydıkça ışıldamaya başlaması gerekenler karardıkça bir sorun olduğu gark eder aklına. Gözüne saplanan detaylar rahatsız etse de kırmızı can suyu biraz daha idare edebilir diye geçer aklından. Mat bronzun ışıldaması gerekir zaman kaydıkça ama banklar boştur. Kimse yok. Bekleyiş... Ne için olduğuna dair bir fikir de yok hafızanın dehlizlerinde. Herkesin terkettiği bir şehrin tren istasyonunda bekliyormuşsun gibi bir his. Umut işte! Gereksiz bir avuntu, selamsız sabahsız oturur içine. Kanına giren bir yüzsüz fahişe zaaflarını kullanır. Umursamaz. Tütün kokan dudaklardan dökülen kelimeleri umursamaz fahişeler. Çana yüklenmek istersin o anda. Hadi baştan başlayalım, en başından. Unutalım ışıltılı, dijital sayıları, beynimize kazınan standartları... Çanlar çalsın yeniden. Mahalle maçı yapmış çocuklar gelsin istasyona, çalsınlar çanları. Top direk niyetine konmuş taşın üzerinden mi geçti yoksa gol mü oldu diye saatlerce sonuçsuz tartışan çocuklar gelsin kan ter içinde. Ağızlarının yanında salçalı ekmek lekesi kalmış çocuklar! Onlar gelsinler, çanları çalsınlar. Hep beraber gidelim. İstasyondan çıksın herkes, beraber bekleyelim gelecek treni. Yavaş gitsin mümkün olduğunca. Ne kadar geç o kadar iyi! Çalın çanları!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder