Ufuktan doğan güneşin
ilk ışıkları sigarasının dumanını görünür kıldığı an kendine geldi. Perdenin
sökülmüş kenarına takılmış gözlerini aldı gerisin geriye. Ne zaman takılmıştı
neler akmıştı gözlerinin önünde bilincinde değildi. Kısa süren bir afallamadan sonra
kendine geldi. Bütün gece rüya gördüğü bilmesine rağmen hiçbir şey
hatırlamaması gibi bir şeydi; kuyunun dibinden görünen bir perde söküntüsü, bir
silüet, bir anda parlayan ateş ile görünüp kaybolan oda ve karanlık... Aslında
daha önceki sabahlardan pek farklı değildi. Bu sebepten daha sonra dönmek üzere
üstün körü geçti. Sorgulamadan. Hayat devrinde çalışınca kimse rahatsız
olmuyor. Beklenti dibe vurunca daha mı rahatlıyoruz acaba? Kim bilir? Beklenti
ile sürpriz eğrisi ters orantılı mıdır? Bu konular birkaç bira sonrası
sorulması gereken sorulardı. Aklının zamanlaması bazen başarısız oluyordu.
Kafanın içinde biriyle yaşamak zor oluyordu bazen ama geçici de olsa, piçliği
unutturuyordu.
Bir homo sapiens
eğilimi olarak; düşüncenin duraksadığı an bir sigara yanar. O da aslını inkar
etmedi ve sigarasını yakıp derin bir nefes alıp güneşin hizmetine bıraktı.
Yavaşça. Yıllar önce bu gösteriyi keyifle izlediği gün geldi aklına. Hayıflandı.
Neden hayatının devrine dahil etmediğini düşündü. İnsan kendi hayatını sonu
yokmuş gibi yazabilseydi keşke. Yazabildiği kadar, detay detay. Zaten birkaç
yıl sonra detay falan hatırlamazdı. Pratik ve uygulamanın ne denli farklı
olduğunu bilebilirdi belki o zaman. ‘Neyse’ dedi son nefesini ışıkların sessiz
resitaline bırakırken. Yeniden. Yine zihin altının kendine hazırladığı hoş bir hediyeydi.
Demek hayatı devrinde ilerliyordu.
Şehrin en eski
fahişesini çağırmak istedi o anda. Anlatsın diye sadece. Sabaha kadar anlatsın.
Üzerinden geçen şehri anlatsın. Şehrin en yeni travestisini çağırmak istedi.
Anlatsın istediği kadar. Ne isterse anlatsın. Şehrin tüm paralel yaşanan
hayatlarını duymak istiyordu. Kimsenin haberinin olmadığı hayatları, yada
filmlerden öğrendiklerinden bambaşka, duymak istiyordu. Kendilerinin yazdığı
hayatları da dinlemek istiyorum. Her ne kadar sıkıcı, tek düze ve devrinde
hayatlar anlatacak olsalar da onları duymak istiyorum. Paralelliklerinden
rahatsız masal misali anlatacakları kişisel ütopyalarını da duymak istiyorum.
Çaktırmadan. Belki de ben de anlatırım benimkileri, Zamyatin’i andıran ütopyalarımı,
yeterince alkol sponsor olursa tabi.
Yeterince alkol olursa,
umarım hepimize yetecek kadar olur. Sokaklara dökülmek için yetecek kadar ki o
ana kadar bir bankacını yüzüne ‘Banka açmak banka soymak kadar suçtur’
diyebilir, ona manasız gelecek olsa da,
herkese ‘Tanrının hatalarından biriyiz, yüzlerce peygamberle düzelmeyen
hatalarız’ diye bağırabiliriz. En azından, biri bizi güzelce pataklayıp bir
kenara atana kadar haykırmak için yetecek kadar ki ütopyalarımdan biridir;
çoğunluğun kafası güzel kişisel devrimlerinin ardından sokaklara dökülmesi, kansız
ve silahsız, içimizden taşan devrimler, kabına sığmayan.
Sanırım hepimiz parti
bitmesin istiyoruz! Tek sorun bu galiba. Aynadaki yansımaların neler
yapacağından korkuyoruz. Sancısız doğumlar istiyoruz, kansız devrimler. İmkansızlığının
farkında olsak da gerçeklerle karışık ütopyalar kuruyoruz. Gelgitleri
durduramıyoruz. Gebe kalıyoruz içimizden doğanlara, yarım yamalak da olsa aya. Sancı
vurduğunda dolunay olmasın diye dualar ediyoruz boşluklara. Kurusıkı kutsal
kitap enstantaneleri.
Ortalıkta piç misali
bir Coriolanus. ‘Ben’ yerine ‘biz’ olduğu sürece Martius her daim piç. Herkesin
kişisellikten yüce değerleri var. Herşeyi manalandıran melodiler eskidikçe hayatının
ilk tanrıçaları ölmeye başlıyor. Zamanla terkedilmiş mabet çok, Martius hep
piç.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder