Aceleyle toparlandı, zamanı
gelmiş de geçiyordu sanki. Ne
koyduğuna dikkat etmedi çantasına, ayırt etmedi; gerekli yada gereksiz. Önemli
olan çantasında ne olduğu değil, çok geçmeden yola koyulmaktı. Çanta sadece bir
aksesuar. Herkes gibi adımını o sokağa attığında notalar kulağına dolmaya
başladı. Mırıldandığı sözler ise kulağına varamadan rüzgara kapılıp
savruluyordu. Elleri de ağzından çıkanlar gibi ayaza kapılıp onu terketmeden
ceplerine soktu. Yağmur taşıyan sonbahar rüzgarlarını anımsadı, ılık ılık
yanaklarını okşayan. Her his beyninde farklı bir hareketlenme yaratıyordu.
Hepsine bir ihtar çekerek hangi tarafa gideceğinin tercihini yapmaya çalıştı.
Çok uzatmadan birini seçti ama nereye çıkacağı konusunda çok seçici davranmadı,
uzatmadı yani. Birinden devam etti, zaten bulunduğu konuma göre çok seçeneği de
yoktu. Bacaklarını serbest bıraktı, onlar da akıp giden yola bıraktılar kendilerini.
Özgürlük çok basit bir kavram; insan sadece beynin komut
noktalarını biraz tatile çıkarsa yeter. Ne kadar uzatırsak; o kadar karmaşık ve
içinden çıkılmaz bir duruma gelir. Sadece biraz özgürlük, o kadar. Belirsizlik
neden bu kadar korkutucu gelir insana? Nereye gideceğini bilmemenin
ürkütücülüğü yada sürekli bir son düşüncesi... Hastalıkların en kötüsü belki
de. Nefes almanın tüm manasını yokeder. Aylak beyni bir emekli işçi gibi
oyalanacak birşey bulmuştu. Düşüncelere batmış hücreleri tutup çıkardı
girdaptan. Şöyle bir silkeledi onları. Bu arada özgürlüğün tadını çıkaran
bacakları hafızasında kaydı olmayan bir yerlere doğru sürüklemişti onu. Çocuğa,
oyalansın diye verilen bir oyuncak gibi çantasını verdi silkelenmekten
sersemlemiş hücrelerine. Çok geçmedi. Oyuncağını beğenmedi yaramaz çocuk.
Çantasını yolun kenarına attı. Haksız da sayılmazdı, nereye gideceğini
bilmedikten sonra neye ihtiyacı olacağını nereden bilecekti. Çanta tamamen
yüktü, çabuk bir kararla (uzatmadan) yolun kenarında hazır bekleyen idam
mangasına teslim etti.
Her ne kadar çevresinkiler kayıtlarda olmasa da, bilindik
geliyordu. İnsanoğlu belirsizlikten ileri gelen korkuları ile yolları da
çekilmez hale getirmişti. Yolları tabelalarla kirletmişlerdi. İsimlerin,
sayıların, okların duruşları o yaramaz çocuğu avutur gibiydi; ‘Tamam, sakin ol.
Sağa dönersen şuraya varacaksın’ yada ‘Korkma! Şu kadar mesafe sonra varmış
olacaksın’ Renklerinde de bir çirkinlik vardı. Çimenlerin arasındaki çiçeğin
rengiyle aynı renkteydi, maviydi demir levha. Zoru başarmışlardı, doğanın
güzelliklerinden böyle bir çirkinlik yaratmışlardı. Tanrıyla boy ölçüşürcesine,
zoru başarmışlardı. Hiddetle saldırmak istedi mavi levhalara, içinde ayaklanan
Don Kişot’u zor tuttu.
Levhasız bir yol aradı. Buram buram belirsizlik kokan bir
yol aradı. Yerdeki metallerden yansıyan güneş gözüne batarken farketti. Bir
başka yol... Kenarında bekleyen insanları gördü ve hemen kafasını diğer yöne
çevirdi. Onlara yaklaşmak bile istemedi. Onlar biliyorlar. Tek bir kelime metal
yolun tüm çekiciliğini ve güzelliğini yokedebilirdi. Daha da uzaklaştı
onlardan. Bilmediği sürece sorun olmaz, diğer tarafta renkler güzeldi. Her ne
kadar ellerini yuvasına kaçıran ayaz o taraftan gelse de hayatın sıcaklığı
vardı o renklerde; maviye boyanmış demirin çatık kaşları değil. Bacakları daha
lafını bitirmeden yeşilin çekim etkisine bırakmışklardı kendilerini. Yüzünde
seyirtmeye benzer anlık bir gülümseme belirdi. Yolun kenarında bekleyenlerin
yüzünde ise ‘nerde kaldı bu’ sorusunun endişe titremeleri. Belirsizlik ne kadar
da ürkütücü görünüyordu yüzlerinin kıvrımlarında. İçlerinden birinin ağzında
maddeye dönüştü endişe, veba gibi yayıldı. Kendisine bulaşmadan uzaklaşmaktı en
doğrusu. ‘Uzatmaaaa! daha tam öğrenemedin herhalde, devam et’ diye mırıldandı.
Yolun iki tarafına dizilmiş tören alayını bekliyordu
yeşil. Önünde serilmiş çamura bulanmış bir zamanların bembeyaz halısı. Daha da
kirletmek istemedi, kenardan kenardan yürümeye karar verdi. Hissetti. Çok
geçmeden bu yol da sıkıcı olacaktı, belirsizliği uçup gidecekti. Ne de olsa
daha önce ne yığınlar geçmişti buralardan ve o daha keyfine varamadan yine
geçeceklerdi. Özellikle onlar, yüzleri korkuyla kirlenmiş olanlar, endişe
titremeleri bitmiş bir şekilde yanından geçecekler. Yeşil solacak, tören alayı
dağılacaktı birazdan. Kapadı gözlerini yeşilin içine daldı. Bir şey sadece sana
ait olduğunda renkleri asla solmaz. Renk senin rengin ise asla solmaz. Yaz, kış
farketmez, yeşil hep yeşil kalır. Her ne kadar sebebi farklı olsa da yüzündeki
endişe mesaisini belli olmayan süreye kadar gülümsemeye bıraktı. Hafif gerilen dudaklarının arasından bir
kelime kırdı zincirlerini;
-Yalan!
‘Hangi limana gittiğini bilmedikten sonra,
hiç bir rüzgarın faydası olmaz’
Seneca
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder