31 Temmuz 2012 Salı

Fotoğraf Okumaları 4 : YOL...




            Aceleyle toparlandı, zamanı gelmiş de geçiyordu sanki.  Ne koyduğuna dikkat etmedi çantasına, ayırt etmedi; gerekli yada gereksiz. Önemli olan çantasında ne olduğu değil, çok geçmeden yola koyulmaktı. Çanta sadece bir aksesuar. Herkes gibi adımını o sokağa attığında notalar kulağına dolmaya başladı. Mırıldandığı sözler ise kulağına varamadan rüzgara kapılıp savruluyordu. Elleri de ağzından çıkanlar gibi ayaza kapılıp onu terketmeden ceplerine soktu. Yağmur taşıyan sonbahar rüzgarlarını anımsadı, ılık ılık yanaklarını okşayan. Her his beyninde farklı bir hareketlenme yaratıyordu. Hepsine bir ihtar çekerek hangi tarafa gideceğinin tercihini yapmaya çalıştı. Çok uzatmadan birini seçti ama nereye çıkacağı konusunda çok seçici davranmadı, uzatmadı yani. Birinden devam etti, zaten bulunduğu konuma göre çok seçeneği de yoktu. Bacaklarını serbest bıraktı, onlar da akıp giden yola bıraktılar kendilerini.

          Özgürlük çok basit bir kavram; insan sadece beynin komut noktalarını biraz tatile çıkarsa yeter. Ne kadar uzatırsak; o kadar karmaşık ve içinden çıkılmaz bir duruma gelir. Sadece biraz özgürlük, o kadar. Belirsizlik neden bu kadar korkutucu gelir insana? Nereye gideceğini bilmemenin ürkütücülüğü yada sürekli bir son düşüncesi... Hastalıkların en kötüsü belki de. Nefes almanın tüm manasını yokeder. Aylak beyni bir emekli işçi gibi oyalanacak birşey bulmuştu. Düşüncelere batmış hücreleri tutup çıkardı girdaptan. Şöyle bir silkeledi onları. Bu arada özgürlüğün tadını çıkaran bacakları hafızasında kaydı olmayan bir yerlere doğru sürüklemişti onu. Çocuğa, oyalansın diye verilen bir oyuncak gibi çantasını verdi silkelenmekten sersemlemiş hücrelerine. Çok geçmedi. Oyuncağını beğenmedi yaramaz çocuk. Çantasını yolun kenarına attı. Haksız da sayılmazdı, nereye gideceğini bilmedikten sonra neye ihtiyacı olacağını nereden bilecekti. Çanta tamamen yüktü, çabuk bir kararla (uzatmadan) yolun kenarında hazır bekleyen idam mangasına teslim etti.

          Her ne kadar çevresinkiler kayıtlarda olmasa da, bilindik geliyordu. İnsanoğlu belirsizlikten ileri gelen korkuları ile yolları da çekilmez hale getirmişti. Yolları tabelalarla kirletmişlerdi. İsimlerin, sayıların, okların duruşları o yaramaz çocuğu avutur gibiydi; ‘Tamam, sakin ol. Sağa dönersen şuraya varacaksın’ yada ‘Korkma! Şu kadar mesafe sonra varmış olacaksın’ Renklerinde de bir çirkinlik vardı. Çimenlerin arasındaki çiçeğin rengiyle aynı renkteydi, maviydi demir levha. Zoru başarmışlardı, doğanın güzelliklerinden böyle bir çirkinlik yaratmışlardı. Tanrıyla boy ölçüşürcesine, zoru başarmışlardı. Hiddetle saldırmak istedi mavi levhalara, içinde ayaklanan Don Kişot’u zor tuttu.

        Levhasız bir yol aradı. Buram buram belirsizlik kokan bir yol aradı. Yerdeki metallerden yansıyan güneş gözüne batarken farketti. Bir başka yol... Kenarında bekleyen insanları gördü ve hemen kafasını diğer yöne çevirdi. Onlara yaklaşmak bile istemedi. Onlar biliyorlar. Tek bir kelime metal yolun tüm çekiciliğini ve güzelliğini yokedebilirdi. Daha da uzaklaştı onlardan. Bilmediği sürece sorun olmaz, diğer tarafta renkler güzeldi. Her ne kadar ellerini yuvasına kaçıran ayaz o taraftan gelse de hayatın sıcaklığı vardı o renklerde; maviye boyanmış demirin çatık kaşları değil. Bacakları daha lafını bitirmeden yeşilin çekim etkisine bırakmışklardı kendilerini. Yüzünde seyirtmeye benzer anlık bir gülümseme belirdi. Yolun kenarında bekleyenlerin yüzünde ise ‘nerde kaldı bu’ sorusunun endişe titremeleri. Belirsizlik ne kadar da ürkütücü görünüyordu yüzlerinin kıvrımlarında. İçlerinden birinin ağzında maddeye dönüştü endişe, veba gibi yayıldı. Kendisine bulaşmadan uzaklaşmaktı en doğrusu. ‘Uzatmaaaa! daha tam öğrenemedin herhalde, devam et’ diye mırıldandı.

        Yolun iki tarafına dizilmiş tören alayını bekliyordu yeşil. Önünde serilmiş çamura bulanmış bir zamanların bembeyaz halısı. Daha da kirletmek istemedi, kenardan kenardan yürümeye karar verdi. Hissetti. Çok geçmeden bu yol da sıkıcı olacaktı, belirsizliği uçup gidecekti. Ne de olsa daha önce ne yığınlar geçmişti buralardan ve o daha keyfine varamadan yine geçeceklerdi. Özellikle onlar, yüzleri korkuyla kirlenmiş olanlar, endişe titremeleri bitmiş bir şekilde yanından geçecekler. Yeşil solacak, tören alayı dağılacaktı birazdan. Kapadı gözlerini yeşilin içine daldı. Bir şey sadece sana ait olduğunda renkleri asla solmaz. Renk senin rengin ise asla solmaz. Yaz, kış farketmez, yeşil hep yeşil kalır. Her ne kadar sebebi farklı olsa da yüzündeki endişe mesaisini belli olmayan süreye kadar gülümsemeye bıraktı.  Hafif gerilen dudaklarının arasından bir kelime kırdı zincirlerini;

 -Yalan!
                                 ‘Hangi limana gittiğini bilmedikten sonra,

                                                          hiç bir rüzgarın faydası olmaz’
                                                                                                                                              
                                                                                                 Seneca


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder