10 Ağustos 2012 Cuma

Yeşil Büyü...


         ....Her zamanki gibi sıradan, alışılagelmiş bir gündü aslında. Güneş her zamanki sıkıcılığı ile ortalığı ateşe vermişti. Vadesini doldurmak ister gibi bir hali vardı. Neyi varsa salmıştı yeryüzüne. O ise gayesiz bir yarı göçebe. Gayesizlik en onulmazlıklardan biri. Göçeceği yeri belli olmayan bir seferi. Hiçbir yerde ipini bağlayacak bir kazık bulamamıştı. Neyi arıyordu? O da ayrı bir muallaktı aslında. Düşünmeyi uzun zaman önce bırakmıştı. Kötü bir alışkanlık. Pek faydasını da görmemişti o zamana kadar. Kafa karıştırmaktan başka işe yaramamıştı. O kadar inceydi ki düşünceleri, kılı kırk kere kırka yarmak gibi. Kırılganlaştırıyordu her bir sinir ucunu. İnceldikçe daha da keskinleşiyorlar ve aşmaya çalıştığı duvarı daha da yükseltiyorlardı. Sadece kendine batıyor ve güneşin ışığı kadar acıtıyorlardı. Gözleri kör etse de ışık hüzmeleri, bazen beklenmedikleri de sereserpe açıyordu önüne. Yakan güneş bir kerede kendine dönen iki vahanın içinden geçiverdi. Bir step beyazlığında iki yemyeşil vaha,  sanki karlar üzerine serilmiş doğanın uyumaya direnen son can damlaları gibi. Bir anda yüzüne şimal rüzgarları estirdiler. Bir insan bu durumda büyüye de inanabilirdi; sanki sihirli sözcükleri birileri havaya fısıldamıştı. Bir insan bu durumda tanrıya da inanabilirdi; milyonlarca yılda daha yerine oturamamış doğa yirmi beş yılda böyle bir şey yaratamazdı. Ve şairler, onlar hep haklıydı.

            Tutulmak ve tutunmak... İki gezegenin birbirine çelik halatlarla bağlanması gibi. Medcezirler tüm yeryüzünde kabarırken, bir göçebenin dikkatini çekebilecek bir tek serin yeşil vardı; durup sonu olmayan bir soluk alacak. O renkte aradığı hayatı bulurken, bileklerinin kırılganlığı düşünceleri ile eşdeğer. İncecik bileklerine yüklenmiş karla kaplı koca bir bozkır ve dudaklarından dökülenlerde yine aynı kuzey rüzgarlarının serinliği. Sihirli kelimeler bunlar olsa gerek diye düşünmekten alamadı kendini. Her ne çıkarsa çıksın başka bir büyü gibi geldi. Kafasından geçenler daha sivrilmeden saçmak istedi ayyuka. Geç kalmıştı, duvarlar alıp başını gitmişti çoktan gökyüzünün uçsuz bucaksızlıklarına. Halbuki, yeşil büyülüydü ve baharı bile getirebilirdi steplerine ki; öyle de oldu. Derinlerindeki karlı zirveler dağ çiçekleriyle kaplanıverdi. Yeşil sararken ruhunun çorak vadilerini, renk renk boyarken vadilerin yamaçlarını, dudaklarında bir Tom Waits şarkısı. 

            Ağaçlardan sarı küller yağsa da, vadinin çiçeklerini kapatamazdı artık. Sadece sarı olanlara menekşelere arka plan oluşturabilirdi aynı rengin tonlarından bir yelpazeyle. Yerden yükselen pastel kokular sadece bir yan malzemesi harmanlanacak begonvilller için. Gelincikler her daim kırmızı; aynı sihirli sözcüklerin çıktığı kapı gibi.

            Düşen tek damla nehirlere dönüştü vadilerinde, suluyordu tüm renkleri. Durduramazdı artık nehirleri, biliyordu, sadece yön verebilirdi. Daha farkına varamadan yeni yeşil vadiler açılıyordu çöle ramak kalmış kurak coğrafyasında. Tüm bunlar ona üç gün üç gece gibi gelen fakat anın onda biri kadar kısa bir zaman zarfında ve serçenin bir dala konması kadar sessizce olmuştu. Üç gün, üç gecelik andı herşey, öncesi teferruat. O ise aynı Tom Waits şarkısının son sırasını mırıldanıyordu; 


-         ‘I think  I just fell in love with you’

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder