....Her zamanki gibi sıradan,
alışılagelmiş bir gündü aslında. Güneş her zamanki sıkıcılığı ile ortalığı
ateşe vermişti. Vadesini doldurmak ister gibi bir hali vardı. Neyi varsa
salmıştı yeryüzüne. O ise gayesiz bir yarı göçebe. Gayesizlik en
onulmazlıklardan biri. Göçeceği yeri belli olmayan bir seferi. Hiçbir yerde
ipini bağlayacak bir kazık bulamamıştı. Neyi arıyordu? O da ayrı bir muallaktı
aslında. Düşünmeyi uzun zaman önce bırakmıştı. Kötü bir alışkanlık. Pek
faydasını da görmemişti o zamana kadar. Kafa karıştırmaktan başka işe
yaramamıştı. O kadar inceydi ki düşünceleri, kılı kırk kere kırka yarmak gibi.
Kırılganlaştırıyordu her bir sinir ucunu. İnceldikçe daha da keskinleşiyorlar
ve aşmaya çalıştığı duvarı daha da yükseltiyorlardı. Sadece kendine batıyor ve
güneşin ışığı kadar acıtıyorlardı. Gözleri kör etse de ışık hüzmeleri, bazen
beklenmedikleri de sereserpe açıyordu önüne. Yakan güneş bir kerede kendine
dönen iki vahanın içinden geçiverdi. Bir step beyazlığında iki yemyeşil
vaha, sanki karlar üzerine serilmiş
doğanın uyumaya direnen son can damlaları gibi. Bir anda yüzüne şimal
rüzgarları estirdiler. Bir insan bu durumda büyüye de inanabilirdi; sanki
sihirli sözcükleri birileri havaya fısıldamıştı. Bir insan bu durumda tanrıya
da inanabilirdi; milyonlarca yılda daha yerine oturamamış doğa yirmi beş yılda
böyle bir şey yaratamazdı. Ve şairler, onlar hep haklıydı.
Tutulmak ve tutunmak... İki gezegenin birbirine çelik
halatlarla bağlanması gibi. Medcezirler tüm yeryüzünde kabarırken, bir
göçebenin dikkatini çekebilecek bir tek serin yeşil vardı; durup sonu olmayan
bir soluk alacak. O renkte aradığı hayatı bulurken, bileklerinin kırılganlığı
düşünceleri ile eşdeğer. İncecik bileklerine yüklenmiş karla kaplı koca bir
bozkır ve dudaklarından dökülenlerde yine aynı kuzey rüzgarlarının serinliği.
Sihirli kelimeler bunlar olsa gerek diye düşünmekten alamadı kendini. Her ne
çıkarsa çıksın başka bir büyü gibi geldi. Kafasından geçenler daha sivrilmeden
saçmak istedi ayyuka. Geç kalmıştı, duvarlar alıp başını gitmişti çoktan
gökyüzünün uçsuz bucaksızlıklarına. Halbuki, yeşil büyülüydü ve baharı bile
getirebilirdi steplerine ki; öyle de oldu. Derinlerindeki karlı zirveler dağ
çiçekleriyle kaplanıverdi. Yeşil sararken ruhunun çorak vadilerini, renk renk
boyarken vadilerin yamaçlarını, dudaklarında bir Tom Waits şarkısı.
Ağaçlardan sarı küller yağsa da, vadinin çiçeklerini
kapatamazdı artık. Sadece sarı olanlara menekşelere arka plan oluşturabilirdi
aynı rengin tonlarından bir yelpazeyle. Yerden yükselen pastel kokular sadece
bir yan malzemesi harmanlanacak begonvilller için. Gelincikler her daim
kırmızı; aynı sihirli sözcüklerin çıktığı kapı gibi.
Düşen tek damla nehirlere dönüştü vadilerinde, suluyordu
tüm renkleri. Durduramazdı artık nehirleri, biliyordu, sadece yön verebilirdi.
Daha farkına varamadan yeni yeşil vadiler açılıyordu çöle ramak kalmış kurak
coğrafyasında. Tüm bunlar ona üç gün üç gece gibi gelen fakat anın onda biri
kadar kısa bir zaman zarfında ve serçenin bir dala konması kadar sessizce
olmuştu. Üç gün, üç gecelik andı herşey, öncesi teferruat. O ise aynı Tom Waits
şarkısının son sırasını mırıldanıyordu;
-
‘I think I
just fell in love with you’
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder