14 Ağustos 2012 Salı

Bay Kimliksiz ve kişisel sayıklamaları I - Tanrı...


Uzandığı yerden çırpınırcasına uyandı. Sanki rüyasında bir yerden düşüyordu ve sert zemine çarptığında acıyı hissetmeden çıkmıştı rüyasından. Rüyasında ne gördüğünü hatırlayamadı, zihin altının oyunlarında biri saydı ve çok üstelemedi. Toprak ana daha sevgilisiyle vuslata ermemişti. Masanın üzerindeki dededen kalma saat yağmurla ne kadar da uyumluydu: tıp,tıp, tıp, tıp; tik, tak, tik, tak... Bir kanon. Anlaşılan yağmur tüm gece boyunca yağmıştı. Kısa sürede sağlanacak bir uyum değildi bu. Yatağından doğrulup önceden çalışılmış, çokça da tekrar edilmiş gibi seri adımlarla banyoya gitti. Bir süre aynada kendini seyretti ve göz bebeklerini birbirine kilitleyip kafasını sağa sola oynattı. Görüntü bulanıklaşmaya başlayınca kesti. Yüzüne bir avuç su çarptı ama pek tesir etmedi. Aynı seri adımlar sessiz imdadına yetiştiler ve onu mutfağa taşıdılar. Dibinde parça parça kireçlerin yüzdüğü çaydanlığı çalkalayıp musluğa boca etti. Su doldurup ocağın üzerine yerleştirdikten sonra kibrik çöpüyle ateşe verdi çaydanlığı. Sönmeden sigarasını yakacak kadar dayanabildi kibrit çöpü.

Kulağına annesinin sesi geldi birden. Gülümsedi. ‘Oğlum aç karnına içme şunu!’ derdi orda olsaydı. Küçük özgürlükler ya da ilk bağımsızlık hareketleri. ‘Kimine göre ne kadar da manasız’ dedi. Özgürlük kelimesi tarih kitaplarından çıkmamışsa, evet, manasız. Kişi kendini başlıbaşına bir dünya olarak görmüyorsa, evet, manasız... Özgürlüğün iyisi, kötüsü olmaz. İnsanoğlunun yaratıları; derecelendirmek, sınıflandırmak. Kendini dahi sınıflandıran insandan beklenebilecek bir davranış. ‘Seni çok seviyorum’, işte budur manasız olan. Az yada çok yok, var yada yok.

Yerinde duramayan çaydanlığın tıkırdamaları düşüncelerini böldü. Dalıp gitmişti yine dipsiz kuyulara. Eski bir alışkanlık, arasıra nüksediyordu. Vücuduna önce burnundan sonra da dudaklarının arasından giren uyarıcı beyninin hala uyuklamakta olan hücrelerini tekmelemeye başladı. Yavaş adımlarla ilerledi ve kendini koltuğa kadar olan boşluğa bıraktı. Dışarısı aydınlanmaya başlamıştı ve günün ilk tınıları kulağına dolmaya başladı. Güneş ve toprak ananın vuslata ermeleri onuruna geliyordu bu parça. Kırk dört numara iskarpinlerin tek tek vuruşları ile başladı senfoni ve çeşitli numaraların katılımı ile daha da renklendi. Otuz altı numara topukluların beklenmeyen bir anda dahil olması yüreklerde heyecan yarattı. Oldukça zengin bir parçaydı fakat kısa sürdü. En büyük alkışı otuz altı numara topuklular aldı.

Yavaş adımlarla içeri dolan güneş ile günün ikinci gösterisi başlamış oldu. Güneşin beyefendileri fincanının  buharını dansa kaldırmıştı ve bu uyumlu ikiliyi yalnız bırakmak olmazdı. Sigaranın dumanı da onlara eşlik etti. Bu gösterileri asla kaçırmazdı, büyük bir dikkatle izlerdi. Tekrarı yoktu ve figürler de sadece bir kez kullanılırdı. Yüzde yüz doğal ve katkısız. Organik sanat...

Zamanın farkına varmadı o gün. Işınlar açısını değiştirdikçe bir başka görsel ziyafet ortaya çıkıyordu. Gösteri ne kadar uzarsa o kadar da renkleniyordu. Hiç bitmesin istiyordu, bu yüzdendi yirmilik şarjörü boşaltmıştı havaya yavaş yavaş. Oturduğu yerden rafın sakinlerine bir göz attı. Hep gözünün önünde olmaları bıraktıkları izleri hep taze tutuyordu, aynı zamanda beyninde açtıkları yaraları da hep taze. Tutamadı kendini, aralarından birini aldı kucağına. Daha önce okuyup da kenarını kıvırdığı sayfalardan birini açtı. Sayfalarda bakışlarını yürüyüşe çıkardı.

‘...ve tanrı insanı yarattı. Bir yalnışlık var. Kendini bildi bileli acizliğini kapatacak bir şeyler aradı insan. Başına gelenlerin tek sorumlusu kendisiydi; aptallığından ötürü. Sonra alışkanlık haline getireceği gibi suçu başkasına yıkmaya çalıştı. Karşılaştıkları o kendini aşan olaylarda, sorumluluk başka hiçbir acize yüklenemiyordu. Birkaç kez denediler ve aralarından bir günah keçisi seçip gerekeni yaptılar. Bir faydasını göremediler. Sadece günü kurtarıyorlardı, daha uzun soluklu birşeyler lazımdı artık. İşte o noktada olan oldu ve insan tanrıyı yarattı’.

Kafasındaki bir kıvılcım zincirleme patlamalar yaratıyordu. Uçuşan bir çarşaf  bir başka çarşafı da beraberinde uçuruyordu.

‘Sebeplerin ve sonuçların aşikar olduğu bir dünyada yaşıyordu aciz insan. Bir basit neden-sonuç ilişkisini anlayabilenlerin sayısı oldukça azdı ve suçlar kendisinden üstün olana yüklenmeliydi ki; hesap sorulamasın, sorgulanamasın. Doğa diye kestirilip atılabilirdi fakat doğa konuşmazdı, ne nasıl diye anlatmazdı, sadece tepki verirdi. Bunu da denemişti insanoğlu ama onun da işlevi uzun sürmemişti. Kontrol edebildiği, hatta pervasızca faydalandığını kendinden üstün tutamazdı. Tek bir temel sebep çerçevesinde yaptı bunu, hayatta kalmak için. Hayatta kalmak... En temel içgüdü ve hiçbirşeyin üstüne çıkamadı bu uzun özgeçmişi boyunca. Frankenstein misali yarattığı gibi terketmesini de bildi. Yüzyıllarca taptıkları, bir dediğini iki etmedikeleri tanrıları bile terkettiler. Daha güçlüler ayak basınca topraklarına onları da kandırmayı başardıklar bazen. Önemli olan sistemi ne kadar iyi kurduklarıydı. İsimler değişti, hikayelerde gerekli değişiklikler yapıldı. Mesele hayatta kalmaktı ve hiçbir tanrı buna engel olmazdı. Olamadılar da. Gelip gittiler. Tanrılar öldü, insan hayatta kaldı.’

Kim yazdı, nerede okudu diye düşünmek pek bir tepkime yaratmasa da kazınan kolay kolay çıkmıyordu.

‘Kendi kendine paketler gönderen bir manyaktı tanrı. Bir kapıdan teslim eder, diğerinden teslim almayı beklerdi. Vaktinden önce gelen paketlere çok sinirlenirdi. Bu paketleri tereddütsüz atardı yanan alevin kucağına’

Önce elindekine baktı hayran hayran sonra raftaki kardeşlerine koydu bakışlarını. Hayranlığını kaybetmeden bir süre gözleriyle sevdi onları. Kimi bu eve geldiğinde kimsenin gözü değmemiş, bakire yapraklardı. Kimi de üç kuruşa belki yüzlerce belki de yüzlerce el değiştirmiş, hoyratça tüketilmişlerdi ve tüketilmeye devam edeceklerdi. Onları o hayattan söküp almıştı. Artık satılmak yoktu. Sadece beyninde yeni ufuklara gebe kalacaklardı. Artık gözlerinde alınıp satılan kağıt tomarları oldukları tüccarlar yoktu. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder