Uzandığı
yerden çırpınırcasına uyandı. Sanki rüyasında bir yerden düşüyordu ve sert
zemine çarptığında acıyı hissetmeden çıkmıştı rüyasından. Rüyasında ne
gördüğünü hatırlayamadı, zihin altının oyunlarında biri saydı ve çok üstelemedi.
Toprak ana daha sevgilisiyle vuslata ermemişti. Masanın üzerindeki dededen
kalma saat yağmurla ne kadar da uyumluydu: tıp,tıp, tıp, tıp; tik, tak, tik,
tak... Bir kanon. Anlaşılan yağmur tüm gece boyunca yağmıştı. Kısa sürede
sağlanacak bir uyum değildi bu. Yatağından doğrulup önceden çalışılmış, çokça
da tekrar edilmiş gibi seri adımlarla banyoya gitti. Bir süre aynada kendini
seyretti ve göz bebeklerini birbirine kilitleyip kafasını sağa sola oynattı.
Görüntü bulanıklaşmaya başlayınca kesti. Yüzüne bir avuç su çarptı ama pek
tesir etmedi. Aynı seri adımlar sessiz imdadına yetiştiler ve onu mutfağa
taşıdılar. Dibinde parça parça kireçlerin yüzdüğü çaydanlığı çalkalayıp musluğa
boca etti. Su doldurup ocağın üzerine yerleştirdikten sonra kibrik çöpüyle
ateşe verdi çaydanlığı. Sönmeden sigarasını yakacak kadar dayanabildi kibrit
çöpü.
Kulağına
annesinin sesi geldi birden. Gülümsedi. ‘Oğlum aç karnına içme şunu!’ derdi
orda olsaydı. Küçük özgürlükler ya da ilk bağımsızlık hareketleri. ‘Kimine göre
ne kadar da manasız’ dedi. Özgürlük kelimesi tarih kitaplarından çıkmamışsa,
evet, manasız. Kişi kendini başlıbaşına bir dünya olarak görmüyorsa, evet,
manasız... Özgürlüğün iyisi, kötüsü olmaz. İnsanoğlunun yaratıları;
derecelendirmek, sınıflandırmak. Kendini dahi sınıflandıran insandan
beklenebilecek bir davranış. ‘Seni çok seviyorum’, işte budur manasız olan. Az
yada çok yok, var yada yok.
Yerinde
duramayan çaydanlığın tıkırdamaları düşüncelerini böldü. Dalıp gitmişti yine
dipsiz kuyulara. Eski bir alışkanlık, arasıra nüksediyordu. Vücuduna önce
burnundan sonra da dudaklarının arasından giren uyarıcı beyninin hala
uyuklamakta olan hücrelerini tekmelemeye başladı. Yavaş adımlarla ilerledi ve
kendini koltuğa kadar olan boşluğa bıraktı. Dışarısı aydınlanmaya başlamıştı ve
günün ilk tınıları kulağına dolmaya başladı. Güneş ve toprak ananın vuslata
ermeleri onuruna geliyordu bu parça. Kırk dört numara iskarpinlerin tek tek
vuruşları ile başladı senfoni ve çeşitli numaraların katılımı ile daha da renklendi.
Otuz altı numara topukluların beklenmeyen bir anda dahil olması yüreklerde
heyecan yarattı. Oldukça zengin bir parçaydı fakat kısa sürdü. En büyük alkışı
otuz altı numara topuklular aldı.
Yavaş
adımlarla içeri dolan güneş ile günün ikinci gösterisi başlamış oldu. Güneşin
beyefendileri fincanının buharını dansa
kaldırmıştı ve bu uyumlu ikiliyi yalnız bırakmak olmazdı. Sigaranın dumanı da
onlara eşlik etti. Bu gösterileri asla kaçırmazdı, büyük bir dikkatle izlerdi.
Tekrarı yoktu ve figürler de sadece bir kez kullanılırdı. Yüzde yüz doğal ve
katkısız. Organik sanat...
Zamanın
farkına varmadı o gün. Işınlar açısını değiştirdikçe bir başka görsel ziyafet
ortaya çıkıyordu. Gösteri ne kadar uzarsa o kadar da renkleniyordu. Hiç
bitmesin istiyordu, bu yüzdendi yirmilik şarjörü boşaltmıştı havaya yavaş
yavaş. Oturduğu yerden rafın sakinlerine bir göz attı. Hep gözünün önünde
olmaları bıraktıkları izleri hep taze tutuyordu, aynı zamanda beyninde
açtıkları yaraları da hep taze. Tutamadı kendini, aralarından birini aldı
kucağına. Daha önce okuyup da kenarını kıvırdığı sayfalardan birini açtı.
Sayfalarda bakışlarını yürüyüşe çıkardı.
‘...ve
tanrı insanı yarattı. Bir yalnışlık var. Kendini bildi bileli acizliğini
kapatacak bir şeyler aradı insan. Başına gelenlerin tek sorumlusu kendisiydi;
aptallığından ötürü. Sonra alışkanlık haline getireceği gibi suçu başkasına
yıkmaya çalıştı. Karşılaştıkları o kendini aşan olaylarda, sorumluluk başka
hiçbir acize yüklenemiyordu. Birkaç kez denediler ve aralarından bir günah keçisi
seçip gerekeni yaptılar. Bir faydasını göremediler. Sadece günü
kurtarıyorlardı, daha uzun soluklu birşeyler lazımdı artık. İşte o noktada olan
oldu ve insan tanrıyı yarattı’.
Kafasındaki
bir kıvılcım zincirleme patlamalar yaratıyordu. Uçuşan bir çarşaf bir başka çarşafı da beraberinde uçuruyordu.
‘Sebeplerin
ve sonuçların aşikar olduğu bir dünyada yaşıyordu aciz insan. Bir basit
neden-sonuç ilişkisini anlayabilenlerin sayısı oldukça azdı ve suçlar
kendisinden üstün olana yüklenmeliydi ki; hesap sorulamasın, sorgulanamasın.
Doğa diye kestirilip atılabilirdi fakat doğa konuşmazdı, ne nasıl diye
anlatmazdı, sadece tepki verirdi. Bunu da denemişti insanoğlu ama onun da
işlevi uzun sürmemişti. Kontrol edebildiği, hatta pervasızca faydalandığını
kendinden üstün tutamazdı. Tek bir temel sebep çerçevesinde yaptı bunu, hayatta
kalmak için. Hayatta kalmak... En temel içgüdü ve hiçbirşeyin üstüne çıkamadı
bu uzun özgeçmişi boyunca. Frankenstein misali yarattığı gibi terketmesini de
bildi. Yüzyıllarca taptıkları, bir dediğini iki etmedikeleri tanrıları bile
terkettiler. Daha güçlüler ayak basınca topraklarına onları da kandırmayı
başardıklar bazen. Önemli olan sistemi ne kadar iyi kurduklarıydı. İsimler
değişti, hikayelerde gerekli değişiklikler yapıldı. Mesele hayatta kalmaktı ve
hiçbir tanrı buna engel olmazdı. Olamadılar da. Gelip gittiler. Tanrılar öldü,
insan hayatta kaldı.’
Kim yazdı, nerede okudu diye
düşünmek pek bir tepkime yaratmasa da kazınan kolay kolay çıkmıyordu.
‘Kendi
kendine paketler gönderen bir manyaktı tanrı. Bir kapıdan teslim eder,
diğerinden teslim almayı beklerdi. Vaktinden önce gelen paketlere çok
sinirlenirdi. Bu paketleri tereddütsüz atardı yanan alevin kucağına’
Önce
elindekine baktı hayran hayran sonra raftaki kardeşlerine koydu bakışlarını.
Hayranlığını kaybetmeden bir süre gözleriyle sevdi onları. Kimi bu eve
geldiğinde kimsenin gözü değmemiş, bakire yapraklardı. Kimi de üç kuruşa belki
yüzlerce belki de yüzlerce el değiştirmiş, hoyratça tüketilmişlerdi ve
tüketilmeye devam edeceklerdi. Onları o hayattan söküp almıştı. Artık satılmak
yoktu. Sadece beyninde yeni ufuklara gebe kalacaklardı. Artık gözlerinde alınıp
satılan kağıt tomarları oldukları tüccarlar yoktu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder