17 Ağustos 2012 Cuma

Bay Kimliksiz ve Kişisel Sayıklamaları II - Krallık...


Rüzgarlı bir geceden çıkmış kirli bir yaprağın bitkinliği vardı üzerinde. Fırtınanın geçtiğinden emin olamayan bir tavşan ürkekliği yüzünde yarım gözlerinin ucuyla süzdü krallığını. Toprakları, ikisi iskana kapalı olmakla birlikte üç eyaletten oluşuyordu ve yüzölçümü toplamda doksan metrekareden ibaretti. Resmi içeceği sade, az şekerli filtre kahve. Yanına biraz da çikolata bulunduğunda ülkede festivaller düzenlenirdi. Sınırları her daim açıktı ama pek kimsenin uğrayacağı, çekici bir memleket değildi burası. Kişilik varlığı sorgulanırdı öncelikle girişlerde ve beklentiler. Sınırı geçeceklerin beklentileri ne kadar az ise o kadar kısa sürerdi işlemler. Bir resmi içecek eşliğinde yapılırdı işlemler ve uygun görülmesi durumunda hemen çikolatalar çıkarılır depolardan, kutlamalar yapılırdı.

Krallığın kuruluş süreci de böyle olmuştu. Zaten vardı ama farkına varmak zaman almıştı. İnsan ağzına kadar dolu bir beyinle doğuyor, hayat dediği şey ise bu dolu kovanın içinde bir seyahat. Keşfettikçe, tanıdıkça batıyordu. Ne kadar tanırsa, o kadar dibe. Elinde bir valizle yolculuktan dönmek gibiydi doğmak. Açma valizi, sana verilenleri giy sadece, o senden öncekilerin giydiklerini. Eskimezler. Merak etme. Ne yapacaksın valizin içindekileri. Onlar bize olmaz zaten derler sana. Yokedemesen de, kaldır bir yerlere. Unut gitsin. Bak burada daha güzelleri var. Herkes bunlardan giyer buralarda. Baban da bunları giydi, deden de. Sen babanın oğlusun. Al giy şunları da herkes görsün babasının oğlunu.

Gün gelip de valizin içindekileri merak etmeye gör. Ne çıkacağı meçhul olsa da, tehdittir valiz. Senin için isimsiz gelmiş bir pakettir ve her zaman karşı ödemeli. Süprizlerle doludur. Hayatın boyunca sana onu hatırlatacaklar çıkacaktır karşına. Onlar annelerinin sözünü dinlememiş kötü çocuklardır. Hayatlarındaki ilk yaramazlıklarını yapmışlar ve ilk fırsatta valizlerini açmışlar. Açmakla kalmamışlar, içindekini tüm hayatlarına yaymışlar. Anneler sevmez bu çocukları. Sen uslu çocuk ol, annenin sözünden çıkma sakın. Kişilik sahibi olmanın lüzumu yok. Yaramaz çocuklar... Annelerinin yaramaz çocukları kendi valizlerini açmakla kalmazlar. Seninkini, benimkini de merak eder, aynı merak tohumlarını sana ekerler. Kendi haylazlıklarına ortak ararlar gibi. Suçu paylaşmak için mi? O zaman kaldıramayacaklarına kalkışmasınlar. Onların yüzünden ben de haylaz bir çocuk oldum. Babamın giysileri olmuyor bana. Mecbur valizden çıkanı giyiyorum.

Çevrede bir hareketlenme vardı. Yarım gözlerini tam konumuna getirip sınırlarına doğru gitti. Herşey olduğu ve olması gerektiği gibiydi. O zaman kadar geliştirilmiş en iyi cezaevi sistemiydi baktığı. Koşulları çok ağır olmayan bir sistem. Kimse hükümlü olduğunun farkına bile varmıyordu. İstedikleri gibi dolaşabiliyorlardı avlularında. Hücrelerini arzularına göre değiştirebiliyorlardı. Çelişkilerden labratuvar ortamında hazırlanmış bir mantık. Sınırlar içinde özgürlük. Doğal olmasa da hayatta tutuyordu onları. Tutamadıklarını ise savuruyordu. Tutunamayanlar ise asıl doğal sonucu yaşıyorlardı; sınırlar içindeki tutsaklığı. Bir çeşit tercih meselesi. Sınırlar sabit, tercihler şahsa ait; tutunmak mı, savrulmak mı.

Üreme mevsimi gelmişti varsayımların. Bendine sığamayan sular gibi doğdular kafatasındaki rahimlerden, babasız. Ne kadar da utanç verici, babasız çocuklar. Savrulanlar birgün birbirine tutunmaya başlarsa ne olurdu diye doğdu babasız çocuklar. Krallıklarını kuran savruklar ve krallıklardan imparatorluklar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder