Konuşmak, anlatmak lazım dedim o gün karşısında sessizce
oturan bayana. Ne anlatmak lazım? diye sorarken söylesen de benim için bir
anlamı olmayan bir şey olacağı kesin der gibi bir ifade vardı yüzünde.
Anlatmak istedim yine de; postahanede kaybolacak,
gideceği kişinin haberi bile olmayacak bir mektup gibi. Bu kısa zihin yolculuğunu yarıda kesen cümlesi
geldi ardından, Ne anlatacaksın bakalım? Ne varsa dedim içimde, ne taşıyorsa
içimdeki nehir, sıkılmadan, düşünmeden, kendi kendime konuşur gibi, alakasız
birine anlatmak lazım kendimi! Konuları birbirine bağlamadan, anlaşılmak derdi
olmadan anlatmam lazım ama bir fincan kahve ile bir paket sigara içer gibi
hızlı olduğu kadar da yavaş anlatmam lazım. Masal gibi anlatmam lazım, mümkün
olduğunca gerçekdışı. Anlamasınlar
karşındakiler, umrumda olmadan anlatmak. Zaten anladıklarında ya da
anladıklarını zannettiklerinde o yapmacık katılıyorum tavırları yeterince
sıkıcı oluyor. O anlarda şişelere haykırmak bile daha mantıklı geliyor.
Anlat o zaman diyerek beklediğim cevabı verdi. Anlatıyordum
zaten o cümleyi söylerken ama farkında değildi neyi kastettiğimin ve benden
daha da anlatmamı istiyordu. Aslında tam da aradığım kişiydi karşımdaki. En
azından içinde bulunduğu çarkların arasından haykıramayacak, başını gökyüzüne kaldırmayı bırakalı uzun
zaman olmuş biri olarak bana hayatın güzelliğinden bahsetmeyecek ve politika
ile kirlenmiş zihninden çıkanları ezbere önüme sunmayacaktı. Söylediğim her
cümlenin arasına ‘hımmm, evet, anlıyorum, bence öyle değil ama’ gibi zeminsiz
ve temelsiz kaçak inşaatlar yükseltecekti. Karşımdaki gibi kişilere daha önce
yeterince şans vermiştim ve hüsran kaçınılmazdı çünkü katlanma sınırım çok
düşüktü, her ne kadar bana mantıklı gelse de.
Tüm aklımdan geçenleri izlerken bence insanın en güzeli
meczup olanlardır dedim. Hem konuyu değiştirmek istedim hem de kafasının
içindeki çarklar alışılmışın dışındaki dönüşlere ne kadar adapte olabilecek ve
politik pislikleri kafasından atabilecekmiydi merak ediyordum. Meczuplar işte! Dünyanın
en güzel insanları! Senin ya da benim gibi değiller dedim kendimi de katıp
doğrudan eleştiri yöneltmek istemedim. Savunmaya geçmesi istediğim son tepkiydi
çünkü. Senin, benim gibi değiller, birilerine bir şey kanıtlamak mecburiyetinde
değiller. Mesela şuradaki durakta bekleyen adama bir bakar mısın. Ne kadar
güzel giyimli ve bunu korumakta kararlı duruyor. Durumu diğer tarafında
incelersek eğer; bu şekilde hazırlanması için en azından bir saat erken
uyanması gerekir, üzerindekine salt bir amblemden dolayı bile iki katı fiyat
ödemiş olabilir ki gösterdiği özen bunu belli ediyor zaten. Bu kişi kendini çevresindekilere
bir şey kanıtlamak zorunda hissediyor. Meczubun öyle bir zorunluluğu yok. İstediği
yerde uyuyabilir, istediği yer oturabilir ve kimse ona neden böyle yaptığı ile
ilgili tek bir soru bile sormaz. Dolayısıyla dünyanın en güzel insanlarıdır
onlar. Özgürdür.
Konuyu daha devam ettirmek isterdim. Gayet keyifli
gelmişti bana, yazın habercisi bir günde bir sahil çay bahçesinde güneşin
tadını çıkarırken. Son kırk beş dakikadır konuşuyordum, anlatıyordum fakat reaksiyon
konusunda bir sıkıntım vardı. Sevişelim dedim sonra çayımın son yudumunu
içerken ve başka yapacak bir şey kalmadı dedim içimden.
Diye yazıyordu hiç kullanılmamış bir ajandanın tam
ortasında ve sonradan eklenen bir paragraf ile bitiyordu.
‘Bunlara kafa yormak mantıklı gelmedi o an. Aslında soru
işaretlerinin kontrolsüz bölünmeye başladığı zamanlardı. Karıncaların kafatası
sahillerine ilk çıkartmaları yaşanıyordu, farkında olmasam da. Böceklerin
tanrısı şimşekler çaktırmamıştı daha düşüncelerimin karanlık labirentlerinde. Bozkırkurtları
cirit atmıyordu tekinsiz arazilerimde. Winston sigara tüttürmüyordu çırılçıplak
dikildiği penceremde. Kısaca, o zamanlar daha olric yoktu’
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder