7 Mart 2012 Çarşamba

Shakespeare...


To be, or not to be: that’s the question
Whether ‘tis nobler in the mind to suffer
The slings and arrows of outrageous fortune
Or to take arms against a sea of troubles.
And opposing end them? To die: to sleep;
No more; and by a sleep to say we end them
The heartache and thousands natural shocks
The flesh is heir to, ‘tis a consummation
Devoutly to be wished, to die: to sleep
To sleep; perchance to dream: ay there’s the rub;
For in that sleep of death what dreams may come
When we have shuffled of this mortal coil,
Must give us pause, There is the respect
That makes calamity of so long life;
For who would bear the whips and scorns of time
The opposer’s wrong, the proud man’s contumely

The pongs of disprized love, law’s delay
The insolence of office and the spurns
That patient merit of unworthy takes,
When he himself might his quietus make
With a bare bodkin? Who would fordels bear,
To grunt and sweat under a weary life,
But that dread of something after death,
The undiscover’d  country from whose bourn
No traveler returns, puzzles the will
And makes us rather bear those ills we have
Than fly to others that we know not of?
Thus, conscience does make cowards of us all;
And thus native hue of resolution
Is sicklied o’er with the pole cast of thoughts,
And enterprises of great pith and moment
With this regard their currents turn awry,
And lose the name of action, Soft you now!
The fair Ophelia! Nymph, in the orisons
Be all my sins remember’d.

            Olmak ya da olmamak; işte tüm mesele bu...! En başından beri düşünceleri işgal eden sorgulamanın kısa ve öz cevabı. Ya varsın ya yoksun. Gerisi teferruat sadece. Derinlere dalmak kafa karıştırmaktan başka bir şeye yaramaz. Saate bakılmaz, uykunun kollarına bıraktığında biter gün. Ne kadar uğraşsan da sen uykuya dalana kadar bitmez omuzlarına bindirilmiş mirasın. Senin de bizzat başkalarına yükleyeceğin tek mal varlığın. Karşı çıkmak, en büyük hata, sırtından havaya yayılan kamçı ıslıklarıdır. Taşıyamaz hale gelene kadar yükünün altında kan ter içinde kalmak, homurtulardan ziyade ses çıkaramayana kadar. Keşfedilmemiş bir ülkeyi görmek gibi; evden o kadar uzak, dönüşü imkansız kılacak kadar sapadır. Giden geri dönemez. Hala zaptediyorsa mirasın kafanı, iraden en büyük düşmanın olur. Yalpalarsın, hareketlerin mana kaybederler. Bir rahatlama hissi, kasılıp durmuş sinirlerin durana kadar devam eder.

Lethe, herşeyin ilacı. Akar, alır ve gider. Unutmak...Ölüler ülkesinin iki nehrinden biri, Lethe. Nehrindeki her kürek bir şeyler siler. Yeni hayatının günleridir bembeyaz sayfalar. Dün yok, sadece yarın var. Kaç tanedir bilinmez. Gidenler geri gelse bile hatırlamadıktan sonra gerisi kolay. Belki de nehirden geçmek ana rahmine tekrar düşmekle eşdeğer. Belki de hayatının ilk yarını yeniden doğduğun gündür. Sen bilemezsin ve sen bilmedikten sonra kim bilecek. Sabah uyandığında rüya gördüğünü bilirsin ama ne rüyalar olduğunu anımsayamazsın ya, işte öyle olsa gerek. Elindeki defter rüyalarının kanıtı ama ya bembeyaz sayfalar? Kimimiz parça parça hatırlasa da birleştiremez. Sayfalar yine ve yeniden dolar, silinmişlerin üzerinden geçilir bir sonraki uykuna giden yolda...

Dibe vurmak, yavaş yavaş derinlere inmek ama keşke denmeden. Yeniden uyandığında, günahın da olsa, anımsamak. Dem vurup ahlanmakla değil, dudaklarının kıyılarına vuran kıvrımlarla anımsamak.



‘To die, to sleep: No more’

            William Shakespeare

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder